Wednesday, March 19, 2008

SONG OF THE MONTH

I'm sticking with you
'Cos I'm made out of glue
Anything that you might do
I'm gonna do too

You held up a stage coach in the rain
And I'm doing the same
Saw you're hanging from a tree
And I made believe it was me

I'm sticking with you
'Cos I'm made out of glue
Anything that you might do
I'm gonna do too

People going to the stratosphere
Soldiers fighting with the cong?

But with you by my side I can do anything
When we swing
We hang past right or wrong

I'll do anything for you
Anything you want me too
I'll do anything for you
Oohoh I'm sticking with you
Oohoh I'm sticking with you
Oohoh I'm sticking with you



http://www.youtube.com/watch?v=hmTe27hirog&feature=related

Sunday, February 24, 2008


beklemek zamanin insanlara yaslanmaktan sonraki en buyuk kotulugu olsa gerek... beklemek ve yaslanmak arasinda kararsiz bir dogumgunu olarak gecti kayitlara bugun bende... gundemde baska mevzular oldugundan 30 yas bunalimina fazla vakit ayiramadim. Uzun homurdanmalar ve soylenmelerin ardindan gunun sonunda 30 yas bunalimini da bir 20li yaslar simarikligi olarak gormeye baslamam, gercekten artik buyuyup koca kadin oldugumun bir isaretiydi sanirim... Ayrica tanistigimizdan beri Tuna ilk kez ayni "onlu yillarda" oldugumuzu kesfettik bugun, baglarimiz daha da bir kuvvetlendi. Ote yandan ne zamandir soyle hasmetlice bir kutlama hayal ederken, en sevdigim evde, en sevdiklerimle, onlar cin yemegi yer, ben bakarken :) sicak cayim, balonlarimla kivrilmis otururken icimde havalarda ucusan hersey birden yerine yerlesti yeniden, kisa sureli kapsam disindaki ben kendime geri geldim, hayat birkac saat oncesinin aksine soyle daha bir kolay gorundu gozume...

Alternatifini dusunursen, yaslanmak yine de iyidir diye bir ozlu soz okumustum bir yerlerde... 30 yilimi aldi 30 yasina girme ihtimalimi kabullenmek, bundan sonrasi daha kolay gececek umarim.

bol masajli, rahat ve huzurlu bir yil diliyorum kendime... bir baska sey daha diliyorum ama bu konuda son soz elbette ki ve her zamanki gibi Allah'in...bekliyorum...





Thursday, February 21, 2008

hava durumu


daha 6 bile olmamis saat halbuki, ariyorum, adam kalmamis memleketteki hicbir bankada... nefes nefese acti telefonu kursat bey, " kar bastirdi muge hanim, herkes servislere kostu hadi ben de cikiyorum, yarin da konusur muyuz bilmem hava boyle giderse!" dedi.... o servisine ben kafamin icinde gizli huzurlu bir yere kosarak uzaklastik birbirimizden.... ah, canim kar, guzel kar... ne kadar da uzun olmustu ben soyle lapa lapa yagan bir kar gormeyeli... once bir soylenme efekti: nasil bir memlekette yasiyoruz anlamadim ki?? kisin kara, yazin gunese hasret...uzun zamandir havalari kritik etmeyi unutmustum baska seyleri kritik etmekten, iyi hatirlattin kursat bey, bak tekrar dondum kafami havaya kaldirip burun kivirma sendromuma..

ama guzel olmaz miydi simdi.... soyle bir kar yagsa, oyle cok yagsa ki disari bakinca gozlerimi alsa... sokaklar, caddeler kapansa, hicbirimiz kapidan disari adimini atamasa! Cocuklar bagira cagira okula, buyukler de gizlice sessizce ise gidemiyoruz diye havalara ucsa... Bunun ustune caylar koyulsa, soyle uzun bir kahvalti baslasa en tembelinden... babam diyorum mesela, hani o karli sabahta kirdigi gibi yumurta kirsa sari sahanina.. ardindan tum yapilmis planlar aksasa, mecburiyetten..telefonlar acilsa, "yaa maalesef, hava malum" dense kapanasa... kollar bacaklar hala sicak olan pijamalarin, ayaklar terliklerin icine giriverse yeniden, tam da bunye kapidan cikmaya hazirken... Su evi de isitamadik bi turlu dese evin annesi, kombiyi iki derece daha arttirsa... Allah'in, bu kadar calismis yorulmus kullarina mukafat olarak verdigi belesten bir gun olsa... biz heder olmus insanciklar soyle azicik kendimizi toplayip, hayatlarimizin bataryalarimizi doldurana kadar su kar bir yagsa, bir daha hic kalkmasa...


diyor, hemen ardindan turkiyedeki son hava sartlari yuzunden uzunyayla civarinda bir otobusun icinde 40 saat mahsur kalmis kardesimi de anmadan gecemiyorum... bu kar kis hep de boyle guzel gelmiyor bazen ya, neyse bana hayali yeter zaten..

Sunday, December 09, 2007



yaban sobelemis beni, cok heyecanlandim ...blog hayatimin ilk sobesi...

denizlere dalar gibi daldim icime kendimle ilgili 7 gercegi dusunmeye koyuldum... insan kendiyle ilgili saptamalar yaparken ne kadar da ciddilesiyor birden. Halbuki zaman zaman baska insanlarin bizi kendimizin tanidigindan daha iyi tanidigini dusunurum ben. Size de garip gelmez mi, hergun yuzunuzu aynada gormenize, tum huylarinizin, davranislarinizin eksiksiz farkinda olmaniza, ellerinizi, yuzunuzu, butun bedeninizi avcunuzun ici kadar bilmenize ragmen, tek bir mimiginizi bile butun gun karsinizda oturan is arkadasiniz gibi bilmenize imkan yoktur mesela.. cunku tum gun sizi goren karsinizdakidir... dusunceliyken kaslarinizi mi kaldirirsiniz, dudaklarinizi mi kemirirsiniz o bilir... birsey icerken, email yazarken, hizli hizli konusurken bakislariniz nasildir o bilir... ya da esiniz, sevgiliniz... sizinle ilgili sizin goremeyeceginiz seyleri gorur, farkedemeyeciklerinizi bilir ve belki de sizi bunlar icin sevmektedir... bir insanin kendiyle ilgili bu tarz kucuk gerceklerden yoksun olmasi aslinda ne buyuk bir eksiklik.

oyleyse kucuk gercekleri bi kenara birakip buyuk gerceklerden bahsedelim biz de... ben kimim nereye gidiyorum, varolusumun amaci turu sorgulamalari hizla geride biraktigim su yillarda kendimle ilgili pek cok gercegin dogruluklarindan artik tamamen eminim, bazilarini da halen kontrol etmekteyim:

iste emin olduklarim:

1- deadline insaniyim... (su kelimenin birebir turkcesini bulan kisinin gelip bizzat gozlerinden opecegim) Yaptigim her iste ne zaman ne yapiyor olacagimi bilmeliyim yoksa gozume uyku girmez... bi de tarihlere takmisligim vardir... mesela bir konuda bir karara varmissam su gune kadar uygulamam gerekir... en sevdigim soru "ne zaman" dir... kontrol mekanizmamin gerektiginden cok calistigini soylemisti zamaninda birisi, ve degistirmem icin de cok yardimci olmaya calismisti ama bence dogrusu bu - yoksa insan kayboluyor. Ya da dis etkenlere gore ilerlemek bazen insani yavaslatiyor. Kendi ivmeni katmalisin bence her ise ve azicik ucundan durtmelisin hayati ki ilerlesin.


2- kendime cok kolay acirim, cok kolay umitsizlige kapilirim ama sonunda yukarida bahsettigim kurtlanma durumu ve plan programlama azmimle ustunden gelemeyecegim dert olmadigina kendimi ikna ederim...bir de herseyin sonuna "hayirlisi olsun", " saglik olsun" filan gibi bir temenni koyarim niyeyse, cok eski usul olsa da kendimi tutamam..

3- yakin bir arkadasim bir gun hararetle ona bir derdimi anlatirken cok "drama queen" oldugumu soylemisti... o gun bu gundur ne zaman birine derdimi anlatsam sanki vakitlerini aliyormusum gibi hissederim.. yine de bazilarinin yaninda cenem durmaz..

3- bazen "iyi insan" olmayi mecburiyet olarak goruyorum ve insanlar beni sevsin diye iyi olmaya calistigimi dusunuyorum - yoksa zaten oyle oldugumdan filan degil... Zaman zaman kotu, cok ama cok kotu olmak istiyorum ama kimse artik beni sevmez diye cesaret edemiyorum.

5- hayatim boyunca hep karizmatik ve cok dolu bir insan olmak istedim, boyle hafif gizemli, kendine cok guvenen ve cok basarili... su ana kadar basarbilmis degilim.

6- 24-28 yas arasi hayatimda en cok istedigim sey anne olmakti... Ne is, ne kariyer, ne gelecegim hicbirsey umurumda degildi...simdi sadece artik anne olmam gerektigini dusunuyorum ama baska seyler daha cok umurumda.. gercekten biyolojik saat diye birsey var anlasilan ama bu sefer de hirs yaptim (bkz: madde 1 ve 2)! hadi bakalim...

7- erken evlendigimi dusunuyorum... tuna'yi bir odaya kilitleyip 5 sene daha bekar kalmaliydim halbuki...


bitti bile... 7 oldu iste, benle ilgili 7 gercek...insan dusununce aklina neler geliyor... simdi de benim birilerini sobelemem gerekiyor degil mi?? ne yapsam ki? dusuneyim...

Wednesday, December 05, 2007


gunlerdir hasta olanlara hapsurup burnunu cekenlere bakarak "bu insanlar da ne cabuk hastalaniyor caniim" diyip ortalikta bagri acik dolasiyordum ki grip geldi tam alnimin ortasindan vurdu beni. Surune surune gittigim ofisten neredeyse kovalayarak geri gonderdiler, iyilesmeden gelme dediler... Trene bindim tekrar surune surune. Anladim ki kis aylarinda sabahlari yuzlerce insani ise goturen trenler oglene dogru da oksuren tiksiran yari baygin onlarcasini geri evine getiriyor... hepimiz sirayla oksure, hapsura, yolumuza devam ettik...eve geldim, su isittim.... aysegul aldinc'in "birdenbire cikiverip gel" diye baslayan bi sarkisi vardi hani, sobada mavi caydanlikla cay demlerdi kadin sevgilisine... ondan esinlenerek zamaninda bir mavi caydanlik almistim... onunla koyu sekerli bir cay yaptim kendime... bu cay nelere kadir Allahim insani nasil da birden ev moduna sokuyor, kedi gibi yapiyor, kivrilip girdigin battaniye alti birden annenin kucagina donusuveriyor.... Bu sebeptendir ki hic cay icmem ben ofiste... Kahve icilmelidir orada uyanik olunmalidir - cay eve layik bir olaydir, ofis ortaminda kirletilmemelidir....

sonra koydum kafayi bir uyudum... bir uyudum.. iyi ki ben grip oldum...

Monday, November 05, 2007

yeni hayat





hicbir kitabini bitirmenin kismet olmadigi Virgina Woolf'un "a woman must have money and a room of her own if she is going to write" vecizesiyle neden hala bir turlu kayda deger birsey yazamadigimin aciklamasini da bulmus olduk... evet bir odaya ihtiyacim var benim (ha ha paraya degil, sadece odaya) . Soyle kucuk sevimli, camin onunde masasi olan, mumkunse cayira cimene, otlayan koyunlara, ineklere bakan cinsten...

Bu vesileyle en azindan hayatim boyunca unutmayacagim tek bir cumle ogrenmis olmayi bile kar sayarak Woolf okumayi emekliligime kadar ertelemis bulunuyorum. ya da ...ya da...soyle dagin basinda bir yerde; ruzgar estikce cift cam olmayan pencereleri titreyen, kosesinde bir sominesi, pencerelerinin birinden mutlulukla batan bir gunesiyle bana ait bir odam olana kadar en azindan...bu dag basindaki oda hayali artik aylarca oyalar beni.


iste boylece, virgina woolf takintimdan kurtulup defalarca baslayip yarim biraktigim kitaplarinin arasina saklanmis bir firsati nihayet buldum da , bir orhan pamuk sever olarak hala okuyamamis olmaktan esef duydugum Yeni Hayat'a baslayabildim... Yeni Hayat ile birlikte kendi yeni hayatimin da farkina varmam uzun surmedi.

Ilk birkac sayfadan itibaren yer yer Kar'a cok benzettigim bu kitabi sevmeyeni gordum, baslayip yarim birakani hatta birkac sayfa sonra sikilani bile gordum, ama benimkisi gibi acikli bir yaklasimi ne gordum ne isittim... kitap artik o kadar meshur ki, giris yapmaya bile gerek yok belki- malum; bir grup genc bir kitap okuyor ve hayatlari degisiyor. Degisiyor degismesine de... kitabin bazi parcalari bana oyle surreal geliyor ki, aslinda beni huzursuz edenin bu surrealism mi yoksa kendime bile ait olmayan bir hayal dunyasina tahammulsuzugum mu karar veremiyorum son bir haftadir. Ben boyle bir insan degildim halbuki, gunlerdir apartman onunde oturan, gelene gecene vidividi soylenip dururken bir yandan da fasulye ayiklayan teyzeler gibiyim resmen... kitabin ilk baslarinda annesini birakip kendini yollara vuran cocugun sorumsuzluguna soylendim mesela oncelikle, "ne olacak simdi bu cocugun veremedigi derslerine, halbuki ne de guzel okuyordu" dedim... Sonra o muhtesem otobus kazasi anlatimlarinda, bir insan nasil hic yasamadigi bir sahneyi sadece kelimelerle bu kadar guzel anlatabilir diye aklimdan gecirsem de, hemen ardindan "neyse bari bu sipanin akli basina gelse de kalkip gitse evine" diye icin icin dua ettim...hele o canan miymintisi "yeni hayati ariyorum" zirvasiyla caanim cocugu oradan oraya suruklemedi mi, soyle kitabin icine girip ikisini de kolundan tutup evire cevire dovesim geldi.

Simdi kitabin ortalarindayken Dr. Nadir'den medet umar haldeyim...bari bu adam akli basinda ciksa da bizim oglanin annesini arayip " gel kardesim, al oglunu saga salim" dese vallahi icime su serpilecek... lakin ne var ki o da pek tekin pabuc degil gibi..

Sozun kisasi, ben ne ara boyle "adam sen de, bu ne sacma sey, olacak is mi?" diye her hikayeden huylanir hale geldim, ne ara roman kahramanlarini bile inandirici olmamakla , efendi uslu davranmamakla suclar oldum bilemiyorum ama bu bir isaret ki ben yaslaniyorum...

bunu gunun birinde Orhan Pamuk'tan ogrenecegimi tahmin etmezdim ancak hic farkina varamamaktan iyidir... sagolasin orhan abi...

bu arada; orhan abicim gecenlerde bi sohbete geldi buralara, biz de kalktik gittik... soyle kendi halinde, basi onunde miril miril mirildanan, koca gozluklerinin ardinda dunya umurunda olmayan, mumkun oldugunca kendi anadilinde konusan (sanki bi salon dolusu ingilize niye turkce konusacaksa?) bir adam beklerken ben, sakaci, guler yuzlu, espirili, hazircevap ve son derece kendine guvenen bir yazarla karsilastim ve ne yalan soyleyeyim biraz hayal kirikligina ugradim? halbuki ben yazan adamin kor kutuk melankoligini severdim...soyle azicik sevdali bakanini.. oyle her soruya verilecek onceden calisilmis cevabi olmayanini... ve hatta mumkunse hic espiri yapmayanini... tabii ki turlu cesitli politik sorular soruldu, nasil etsek de bu adami oyuna getirsek, soyle agzindan soylememesi gereken laflar alsak niyetiyle planlanmis sozler alindi arka siralardan... neyse ki hicbir spekulasyona yer birakmadan sorular cevaplandi, kotu niyetli dinleyiciler bastan savildi... belli ki orhan abi senelerdir yazmak kadar alistigi bu konusmak isinde de ustalasmisti... kendisine daha az politik daha cok yazmali uzun seneler diliyoruz... ayrica "Orhan abicigim bize de bekleriz, kendi ellerimle borek acarim size, bi de yanina cay demlerim, cikin cikin gelin" demeyi de ihmal etmiyoruz... buralara kadar gelmisken bakarsiniz bize de gelir ...

Friday, June 15, 2007

kisa maruzatlar



1-"oyle yogunum ki yemek yemeyi unutuyorum gun icinde" diyen insanlara "yaa, vah vah" der ama hic de inanmazdim.. bu da "deli gibi rejim yapiyorum ama kendimden bile sakliyorum'' un 21. yuzyil versiyonu diye gecirirdim icimden...meger haksizmisim... meger "deli gibi calismak" diye, oglen yemegini unutmak diye birsey varmis.. daha once haklarinda atip tuttuklarimdan ozur diliyorum...

2- saglam dostluklarda "iliskiyi korumak"nin onemini anladim...birisi ihmal edince digeri bir tarafindan tutmali dostlugun. oglen yemeklerini unuturcasina calisirken ve hickimseyi gozu mgormezken, "emaillerime niye cevap vermiyorsun" diye soranim, ya da sadece "bi turkiye planini sorayim diye ariyorum" diyenim ve butun bunlari yaparken de asla sitem etmeyenlerim oldukca, benim dostluklarima birsey olmaz!

3- Su yukarida gorulen elbise su anda dolabimda asili, ve yani ne yalan soyleyeyim cok da guzel oldu, ama konyada yapilacak bir nisanda assolisti gibi durmamak icin ikinci kez gozden geciriyorum bu kararimi... bilmiyorum...dusunuyorum...fikirlere acigim..

4- Tunayi bizim arabayi satip bir mini almaya ikna etmek istiyorum... artik bir Ingiliz ehliyetim var cunku :)


5- Is icin sikca gorustugum birisi lise arkadasim cikti...hatta annesi de annemin lise arkadasiydi..dunya kucuk!

6- Alisveris yapmaktan ve aldiklarimdan sikilmaktan gina geldi... bir insan nasil son dort haftasonunu alisveriste gecirir ve hala giyecek birseyi olmaz anlamiyorum...

7- Cok daginik ve pasakli bi kadin oldum ben. Bir ilan sitesinden Turk temizlikci kadin bulabilmek icin "Turkish Cleaner" diye arama yaptim: "Naked HULK Cleans your house" ilani cikti..Yapili bi abimiz evlere gidip ciplak halde temizlik yapiyormus...temizligin otesinde baska seyler de yapiyordur diye tahmin ediyorum gerci ben ama simdi gunahini almayayim ...daha da otesi yari turk yari italyan'mis... daha ne olsun! Tuna'ya sordum; acaba cagirip "abicim sen gel ama zahmet edip soyunma, giyinik temizle bizim evi" desek de gelip su evimizi bi yoluna soksa dedim..."oldu guzelim!" dedi...

8- Canim Ozlem'in ve esi Engin'in bir Derin'i olmus.. Allah anali babali buyutsun, yarin arayip tebrik edicem... ote yandan bir guzel isim de boylelikle alinmis oldu...ne koyacaz biz cocugumuza isim yaaa...

9- Ehliyet aldim demistim ya yukarida... babama soyledim... " Sana o ehliyeti verenin aklina edeyim! " dedi.. cok motive oldugumu soyleyebilirim! ote yandan murat da sadece 4 minor hata yaptigimi duyunca, "o zaman turkiyede hayatta kullanamazsin, bizim buralarda 20 major hatadan az yapana ehliyet vermiyorlar" dedi.. bu da dogru bir tespit tabii.. halbuki bilmiyorlar ki bati avrupanin en saglam 3 lu donus yapaniyim :)

simdilik boyle benden haberler... daha ne olsun dimi ama :)

Monday, April 02, 2007

Bruge'den...


24 Subat 2007'den... Surprizlerin en guzelinden...
Bruge'den manzaralar


Nereye gittigini bilmedigim bir yola koydu Tuna beni...az gittik uz gittik...dere tepe duz gittik..

Sonra kendimizi once Azalea Otelinde...



sonra da burada bulduk.


Durmayan yagmura ve acmamis agaclara ragmen gozaliciydi Bruge...
Tozlu bir rafta baharin gelmesiyle anlatilmayi bekleyen bir masal kitabi gibiydi.


aksamlari, hele bir de biraz daha az insan olsa ortalikta, yuzyillardan beri calan canlarin sesiyle insan kendini ruyada sanirdi




Tutmadik daha fazla kendimizi, yine yollara vurduk..Bruge'de her yolun sonu bir baska yola.....



Her kanal bir baska kanala baglandi...
Bende ise 29 yilin muhasebesi her adimda biraz daha tamamlandi



yorgundum az da olsa... ama emindim...bu sene baska olacakti!

Tum sevdigim insanlarla konustum teker teker... o esnada binlerce kilometre otede bir baska insanin kalbi de baska bir mutlulukla atmaktaydi...
kahve yapip titreye titreye goturen eller vardi uzaklarda, benim de aklimin yarisi oradaydi... tum aile bulusmustu bir ben yoktum ortalikta...


yine de cok sikayetim olmadi halimden...29 senemin son 6 senesi mutlu olacagim yerde bulunamiyorsam, bulundugum yerde mutlu olmayi ogretmisti sanirim nihayetinde bana.



Bruge'e ikimiz de uc kisi gitmistik aslinda... Ben Orhan Pamuk ve Tunayla... Tuna, ben ve Bruge Rehberi ile.. Birimizden sikildigimizda digerimize sarildik, kimse kimseyi ihmal etmedi bu sayede..


Tuna, bira sisesinde ben ise midye kabugunda balik olduk bu sehirde... yedik, ictik, beraberimizde cikolataya batirilmis portakal dilimleri ve ese dosta bolca truffle getirdik...



Bu banki getirdim ben bir de yanimda, kafamin icinde digerlerinin yanina koydum...
Arada bir kendimi orada otururken gorur oldum su aralar... Onumde kanal usulca kayiyor...Arkamda sira sira yesil, kirmizi kapilardan yasli insanlar giriyor cikiyor...Postaci bisikletiyle mektup dagitiyor...
Ben buracikta oturuyorum, Bruge gozumun onunden akip gidiyor..



Tuesday, March 27, 2007

nereye gitti bu mart?


es dost habersiz kalmis diye duydum, eh bi haber edeyim bari...


subatin sonlarina kadar 9'lara kadar done done uyur, gunun sonunu getirene kadar akla karayi secerken, hemen arkasindan beklenen 2007nin mart ayi hic benim takvimlere ugramis gibi gorunmuyor... gunler gunleri kovalarken ben "bak yaaa!!! bu da gectiiii!!" diyerek arkalarindan cenem yere dusmus sekilde bakakaliyorum... bi de neyime guveniyorsam, her gun kendime yapilacak isler listesi hazirliyorum...anneni ara (dusunun artik ben annemi bile arayamiyorum!!!) .... temizleyiciye pantolonlari gotur... es-dosta yazilacak emailleri hallet.. ipod'a indirdigin son sarkilari yukle... blogu guncelle...evi supur, banyoyu temizle... eh biraz kendine bak... liste uzuyor da gidiyor ama gunun sonunda ben kendimde bunlari halledecek kuvvet bulamiyorum...yahu benden baska kadinlar bu sacma sapan islerin icinde bir de cocuk buyutuyorlar; o nasil oluyor diye dusunuyorum...tam bunu dusunmusken de "ama benim temizlige gelen kadinim, aksam icin yemegimi yapanim, ne bileyim en azindan Allah rizasi icin coplerimi bosaltanim bile yok" diyip kendimi suclamaktan vazgeciyorum.. ama her gun gomlek giymenin verdigi bir bikkinlikla en azindan utucu buldum kendime, bu konuda mutluyum gururluyum.. turkiyedeki tum gundelige giden hanimlara yalvariyorum... ablalarim teyzelerim...aranizdan biriniz bir mutesebbislik ruhuyla buraya bi sirket filan aciniz rica ederim...bakiin burada cok buyuk bir "annesinin evindeki arapsabunu kokusunu ozleyen Turk kizlari" pazari var...hatta zaman geliyor kocalar bile isyan ediyor vallahi, durum o derece vahim...zannediyorlar ki annelerinin evine hic kadin gitmemis tum temizlikleri anneleri kendi elcagizlariyla yapmis...ama durum oyle degil elbette, siz bizden iyi bilirsiniz... biz temizlikci gelecek diye evi onceden temizleyen bir anne jenerasyonunun kizlariyiz.. gelemiyoruz ingiliz usulu, sopanin ucunda puskul, ustun koru toz almalara....soyle dizlerimizin ustune coke coke bi yer silesimiz var, ama zaman mi var?? hal boyle iste kurtarin hepimizi ...inanin ekmek burada.... sizi temin ederim bos kalmazsiniz...


Neyse, kominitimizi yakindan ilgilendiren bu toplumsal konuya da boylelikle parmak bastiktan sonra bizim civardan haberlere geceyim... yeni isimde ucuncu haftamdayim... Allah'a sukur keyfim yerinde... her sabah, VISA'nin tasmalarini boynumuza gecirip (evet evet, sirket kartlarindan bahsediyorum) donen kapilardan gecip, kahvemizi alip, 60 kisilik asansorlerde hickimseyle goz temasi yapmamaya calisarak 7. kattaki ofisimize cikiyoruz.. dunyanin dort bir tarafindan insan, arkamda yunanlisi, carprazimda ispanyolu ile tingir mingir calisiyoruz.. olmasi beklenen "isteki ilk gunum, acaba oglen tatilinden kimseye gorunmeden nasil yok olabilirim" psikozunu cok sukur halihazirda orada olan Turkler sayesinde atlattim... kisacasi ilk alisma devresini gectik diyelim.. En hosuma giden de; ilk girdigim gunden beri herkesin adimi mukemmel telaffuz ediyor olmasi....cok sukur su ana kadar Maggie diyencikmadi :)


unutmadan... tuna da beni kiskandi o da yeni is buldu kendine...ona zaten spor olsun bu is bulma konusu her 1.5 senede bir bi degistirmese daraliyor adamcagiz :) o da bir bankaya ziplayacak hersey yolunda giderse bir aya kadar.. diyorum size; yetisemiyoruz biz bu martin hizina...

lafin kisasi, simdilik keyfimiz yerinde, sukrediyoruz gecirdigimiz guzel gunlere.. bir de bahar gelse, degmeyin keyfimize.. gelsin is cikisi nehir kenari yuruyusleri, gelsin parklar bahceler... gelsin kahvaltilar, pazar oglenleri, 10'da kararan gunler... gelsin bee... hepimize gelsin hem de...


merak edene, bekleyene not: yok anacim cocuk filan daha... durun iki dakka bi tadini cikarayim.... senelerdir bekliyorum ben bu hayati ...

Saturday, February 24, 2007

iyi ki... 29 oldum...

hala inanamiyorum... 29 hic planda yoktu oysa, cok cok uzakti sanki baska bir hayattaydi.... cocukken tum hayallerim 28 yasinda sona ererdi benim... butun amaclarima ulasirdim 28 yasima kadar..cok basarili, ince topuklu ayakkabi giyen, cantasini koltugunun altinda tasiyan kadinlardan olurdum ben 28 yasinda... cok param olurdu, cok iyi isim olurdu... hatta bir kizim bile olurdu... 29'a da hayal edecek bir sey kalmazdi dolayisiyla... hic dusunmemistim gerisini... peki sonra??
simdi bakinca... gecmis senelerden bir farkim yok gibi... yarim saat oncesinden de olmadigi gibi... 29. yasim disinda...

yine de haksizlik etmeyeyim ... 29. yasin kapisini aralayip urkekce iceriye baktigim su anlarda dort gozle bekledigim seyler de var aslinda...
tuna'nin benim icin hazirladigi ve gunlerdir hicbir bilgi sizdiramadigim surprizim var ornegin... gidiyormusuz biryere, sabaha yolculuk varmis... nereye? bilmiyorum... yine de sevincten uyuyamiyorum...

ya da dun itibariyle resmiyete kavusan hayallerimin isi var... evet bir plazada... evet evden cok uzakta... her milletten insanlarin calistigi bir ortamda... uzun zamandir yasadigim bunalimin bir geri odemesi olarak alip kabul ediyor, Allah'a sukrediyorum.

o da olmazsa Murat'in nisani var mesela... sonra belki de dugunu... arada aklima geliyor... gozlerimin dolmasina engel olamiyorum...

Mert'im Amerika yolcusu bir de iki ayligina... koltuklarim kabariyor ama bu daha dunku cocuk; oralarda bir basina ne yapacak dusunmeden edemiyorum...

ama tam bugun... icime donup bakiyorum...buyutmusum kendimi ben bunca senedir.... pek cok sey ogrenmisim bana dair... hani aksamustleri icime dusen huzursuzlugu anlamaya calisirdim ya hep; artik sadece "ben aksamlari huzursuz olurum" diyorum... ya da on dakika once okudugum birseyi unutsam yine kendime soylenmek yerine; "fil gibiyim 10 sene onceki herseyi hatirlarim, iki dakika oncesini unuturum" diyip geciyorum... ya da bes seneden sonra; Tuna gelince eve her aksam "bin tane omrum olsa, yine seni bulurdum" diye icimden geciriyorum.... mutluyum... 28. yasimi cocuklugumun hayallerine birakiyor, 29'la kucaklasiyorum... opuyorum yanaklarindan, hosgeldin ben de artik seni bekliyordum diyorum... cocukluguma, cocuklugumun tum hayallerine, yapmak istediklerime, yapabildiklerime, ve hicbirsekide beceremediklerime hoscakal diyor, kendime yeni, soyle temizinden bir sayfa aciyorum.... kalemlerim biraz asindi sanki, oyle fosforlu filan da degiller, ucundan pembe puskuller de sarkmiyor hayallerimin, ama sanki ben artik daha iyi yazmayi beceriyorum.. 28'e kadar ne hayaller kurarak yasamistim, bundan boyle hayallerin arasina lavantalar koyup dolaplara kaldiriyor, kendi hayatimin tadini cikartmaya basliyorum... icimden bir ses boylesi daha guzel olacak diyor ...

her ne ise beni bekleyen artik... ben de onu dort gozle bekliyorum...
























Thursday, February 15, 2007

Sevgililer Gunu Delirmesi


Basimda kavak yelleri estigi donemlerde eminim boyle dusunmezdim, ama su aralar bu sevgililer gunu yutturmacasina sinirlerim bozuluyor. Dun yine nadiren disarida oldugum bir gune denk geldi bu meret gun, ve gozlerime inanamadim. Oncelikle tum cicekciler, "Sayin Musteriler! Biz sizin enayi oldugunuzu dusunuyoruz, o yuzden yapraklari dusmek uzere ve yarin solmaya garantili 7 tane gule ve beraberinde bir ton yesil yapraga 80 pound istiyoruz, ama ne yapalim bugun sevgililer gunu, mecburen alacaksiniz, o yuzden idare ediverin artik." diye tabela assalar ve tum satislarini bu tabela altinda yapsalar bence cok daha samimi bir goruntu cizerlerdi. Ustelik bu gullerin kendilerini akilli sanan bir takim tuccarlar tarafindan dunyanin bir ucundan birsuru benzin yakip zavalli dunyamizi daha da kirleterek buraya kadar getirtildigini ve 80 poundun belki de bir baska ailenin bir haftalik gecim parasi oldugunu da dusununce bu buketleri satin alan her kisiyi oracikta insanlik sucundan yakalayip polise teslim edesim geldi. Bu ne sacmalik, bu ne mantiksizliktir diye delirirken birden Tuna'yi dusundum... yapabilir miydi? bu tuzaga dusebilir myidi?? Cok gecmeden benim akilli kocam paket kagidina sarilmis 5 tane kirmizi laleyle koseden gorundu. Ona bile bozulmadim diyemem, sonucta bu laleler belki guller kadar populer olmayabilirdi, ama bugun tuttugunu opmeye kararli bu cicekciler bunlari bile iki kati fiyatina satmis olabilirlerdi...Yine de kadin tarafim agir basti ve guzelim laleleri cok sevdim :)



Derdim para pul degil arkadaslar, hatta hic oyle sosyalist bir tarafim da yoktur bilen bilir... Bir insanin 80 pound harcayasi vardir, gider ister gul alir, ister diken, bana ne.... Ama neden bugun, ben isin bu kisminda takiliyorum. Yarin al, hatta o 80 pounda bir hafta boyunca hergun karina gul al... dusundugun gunu kurtarmak degil de, sevdigin kadinsa, onun da daha cok hosuna gider zaten boylesi. Ama neden bu sacma sapan gun? Eve gelince "hani benim gulum??" diye paylanacagindan korktugu icin mi yapar bu hatayi bu erkek milleti? Eh kardesim, sen tum sene kadina kole muamelesi yap, sonra 14 Subat'ta 80 pounda kendini affettirmeye calis!! Olacak sey mi? Tum sene efendi uslu durup azicik anlayisli olsan, bir sefer de camasirlari makineye sen atsan, ne bileyim, cocuk aglarken arkani donup horlamaya baslamasan, kimse senden kalkip gul beklemez, "benim kocam zaten bitanedir" der, o 80 pound da cebine kalir, alir karini yemege gidersiniz... Ayrica bir buket gul aldiktan sonra kadina daha fazla kole muamelesi yapmaya hakki oldugunu dusunen erkekler de taniyorum ben, ki "gul bile aldik yaranamadik" seklinde bir yuzsuz aciklamalari da vardir. Brrr....Kanimi dondurur boyleleri... Bu konuda sucladigim tek mercii, kadin milletinin bir gul bir pirlanta yuzuge tavlanacagini toplumun kafasina kaziyan tuketim sektorunden baska birsey degildir bence.



Ama butceleri ayri olan sevgililer icin bu 14 Subat geyigi biraz farkli olabilir, bunu da anliyorum kesinlikle. Belki de kadin, o noktada kendine verilen deger icin bir olcum aracina ihtiyac duymaktadir, ve bu 80 pound bu acidan etkileyici bir sonuc olabilir. Soranlara "Ayy goruyo musuun tuttu bana 80 pounda/80 milyona/ 80 dolara artik neyse.. gul aldii, ne sekkeeeerrrr" diyebilir. Saygiyla karsilamak, ama mumkunse bu kisiyle azicik akillanana kadar muhatap olmamak gerekir. Zira evlenip bucaklanip o 80 poundun / 80 milyonun firsat maliyetini degerlendirip baska islere yarayabilecegi aklina gelince zaten bu insan kendiliginden dunya yuzune inecektir.



Kisaca oyle ya da boyle, birilerini seven, sevmek isteyen, sevdigini gostermeye calisan, gosteremese de elinden geleni yapan, yapamasa da "ne yapalim ben boyleyim" diyen herkesin her gunu sevgililer gunu olsun, boyle toplumsal dolduruslar da kanunen en yakin zamanda yasaklansin dileklerimle bu delirmeyi de boylece atlatmak istiyorum. Onun yerine "erkeklerin camasir yikama gunu" olsun mesela... ya da " Kadinlarin arabayi tamire goturme gunu"... Nasil fikir ama?

Wednesday, January 31, 2007

Evofis - Bolum II


Iki ay oldu evden calismaya baslayali...pekcok sey ogrendim bu sayede ve gunun birinde tekrar ofis ortamina donersem, bir daha hic trafikten, yorgunluktan, kendime vakit ayiramamaktan sikayet etmeyeyeim ve bu kabusu hic hic unutmayayim diye kendime notlar:


- Dort gun araliksiz evden cikmadigim bir donemde zamanimin, hayatimin kontrolunu oyle kaybetmistim ki, ayni kiyafetleri hic cikarmadigim, dusa girmek icin bile bir sebep aradigim oldu...bir gun nihayet kendimi silkeledim ve dort rekor gunden sonra gidip bir dus aldim, guzelce giyindim suslendim, kendime geldim...yemek, icmek gibi, giyinip kusanmak gibi, dus gibi en temel aktivitelerin bile hizla akip giden hayatlarimizda onceden programlanmis bir yeri ve zamani varmis boylelikle anlamis oldum... (Tuna'ya sabri ve anlayisi icin buradan tesekkurlerimi gonderiyorum :))


-bir aksam, tesaduf eseri cop atmak icin kapiyi actigimda bir de ne goreyim?? Memlekete kis gelmis... aksamlari Tuna eve geldiginde yanaklari buz gibi olurdu yavrucagin, bundan suphelenmeliydim belki, ama ne bileyim, ben yunlu hirkalarimin, pofuduk terliklerimin icinde pek ihtimal vermemisim iste. Demek insan evden cikmadikca, gunleri haftalari mevsimleri bile haberi olmadan kasla goz arasinda kacirabilirmis, ve koskoca iki ayi iki gun gibi yasayabilirmis, bu sayede ogrendim...


- Zamani kisitli olmayinca insanin, nasilsa yaparim diyerek erteledigi seyler cig gibi buyur ve nihayetinde ustune cokermis... normal sartlarda tren yolculuklari sirasinda okunmasi planlanan kitaplar kosede okunmayi bekler, "nasilsa evdeyim, yikarim" dedigim sepetler dolusu camasir dolaplardan tasar, guzelce duzenlenmesi beklenen dolaplar hep yarinki yapilacaklar listesinde itinayla yerini alirmis..ve yarin hep yarin olarak kalirmis... maalesef insan elinde zamani ne kadar azsa o kadar iyi organize yasarmis ve her gunu "bugun cok yoruldum ama ne cok is yaptim!" seklinde bitirebilme huzurunun yerini hicbirsey dolduramazmis...


- Insan ne kadar insan yuzu gorurse hayata o kadar cok baglanirmis... Sen evdeyken ve baskalari isteyken maalesef yapacak cok seyin de olsa hayat durdugu yerde kalakalirmis... Pencerenin onunde can cekiserek olen tilkiden, ruzgarin devirdigi bahce citinden ve kulakliklari ile muzik dinleyip hoplaya ziplaya mektup dagitan postacidan baska gun boyu pencerendeki goruntu hep ayni ise, maalesef hayatta cok da fazla dort gozle bekledigin birsey olmazmis... Ne film afisleri, ne yeni sezonun trendleri, ne gecen gun trende gelirken basina gelmesi muhtemel ilginc olay... evden cikmadigin surece anlatacak, konusacak hicbirseyin de olmaz, eski halinden farkli bir insan olmana ramak kalirmis.


- Sonra...gunler sonra... hasbelkader evinden disari adim atmaya gorsun insan.... birden kendini sudan cikmis balik gibi hisseder, ne yone gidecegini sasirirmis... O ezbere bildigin yollar unutulur, hangi saatte ne tren vardi karistirilir, yanlislikla bir de kalabalik bir insan grubu icine dusulse hele, gozune fener tutulmus tavsan yavrusu gibi oldugu yerde kalakalinirmis...


- "Senin yerinde olmak icin neler verirdim" diyen arkadaslara ve basta kocaya "sen gel de bir hafta evden cikmadan gecir bakalim" diye laf anlatilmaya calisilir, yine de "ben bir yerde yanlis mi yapiyorum acaba" diye dusuncelere dalinirmis...


- Son olarak, bakacak bir cocugun yoksa ve kendi isinin patronu degilsen evden calismak fikri calisma hayatinin en izole en asosyal kararlarindan biriymis, ama degistirmek senin elinde degilse zaten, cok da fazla secme sansin kalmazmis.


iste kisaca hayat evdeyken boyle....hala heves eden varsa hemen asagidaki fotografa iyice bakmalarini tavsiye edecegim nitekim su anda icinde bulundugum durumu en iyi bu ifade ediyor......bakin ciddiyim... kaciiin kurtarin kendinizi...gidin ofislerinize biligsiayarlarinizin baslarina.... sarilin o en nefret ettiginiz ofis arkadaslariniza.... kahve yapin kendinize evdeki kahvenizden on kat daha az kaliteli de olsa, keyifle icin sonra forward edilmis komik bile olmayan emaillerinizi gizlice okuya okuya.... insan icindesiniz ya...dunya icinde sizi dinleyen, sizi goren, "ustundekini nerden aldin guzelmis!!" diyen, ya da en kotusunden arkanizdan dedikodunuzu yapan biri bile olsa; varliginizin farkinda olan baskaca insanlar var ya... sizden mutlusu yok bu dunyada.... heey kime diyorummm... duymayacagim bir daha tek bir sikayetinizi... calisin bakayim uslu uslu.... hah soyle...grrrrrrrrrrr :)

Wednesday, December 20, 2006

Sana


Annemin hamileligini hic hatirlamiyorum... sanki bir 20 Aralik gunu, durup dururken hamile oldugu aklina geldi de apar topar kalkip doguma gitti.. giderken bize ne dedi, nereye gittigini soyledi, bu da yok hafizamda. Gunumuzun "cocuklari yeni kardese hazirlamak" cabasi o zamanlarda moda degildi belki.. o zamanlar dogum da sanirim buyuk bir olay degildi. "Ben hastanedeyken evdekiler yesin" diye sarma sararken gelen dogum sancisini herhangi bir karin agrisiymis gibi gecistirmeye calisan annem belki de bir donemin son annelerindendi.. Mert ise son bebeklerinden.

Calan telefonu babaannem acti. Ben o zamanlar 6 yasinda uzerimden cikarmadigim renkli firfirli etegimle ortalikta donup duran bir kizdim. En sevdigim seyler, firfirli etekler, limonlu Tic Tac ve 1 yas kucugum Murat'la bu Tic Tac'lar ugruna yaptigimiz sonsuz kavgalardi. O gun babannem telefonu kapatip "erkek kardesiniz olmus cocuklar" dediginde nedense bir aglama istegine kapildim. Bir kardesimiz olmustu orasi kesindi, ama neden kiz degildi? Neden onun da firfirli etegi yoktu? Yoksa bu Murat'in aynisindan bir tane daha mi olacakti? Ben var gucumle aglarken Murat karsima gecmis Nanniik yapiyor, zavalli Elmas Hanim ise bir yandan onu susturup bir yandan beni sakinlestirmeye calisiyordu. Telefonun basinda oturdugu yerden beni kucagina alarak, "Uzulme kuzum" dedi. "Bak kiymetli olacaksin..tek kizlar kiymetli olur. Iki oglanin bir ablasi olacaksin. Kimse almayacak oyuncaklarini, bebeklerini, firfirli eteklerini ." Bunlari soylerken, bir yandan da agliyordu canimin ici. Anladim... yeni kardesin oglan olduguna tek sevinen Murat degildi. "Kimse beni sevmiyor" diye dusundum bir an. "Ama olsun, ben kiymetli olacagim... ve de kimse etegimi almayacak." Odanin ortasinda firfirli etegimle donmeye kaldigim yerden devam ettim. Allahim ne de guzeldi etegim..firfirliydi....renkliydi...ve benden baska kimsenin degildi...

Saatler sonra annem kapidan yeni kardes Mert ile girdi. Mert, kara bir bebek, ufacik, el kadar. Bir battaniyeye sarilmis, daha gozleri bile acilmamis, yavru bir kus gibi titriyordu. Icim isindi birden onu gorunce, birseyler tamamiyle degisti... O andan itibaren 6 yasinda firfirli etekli, evin icinde deli gibi donup duran kucuk kiz gitti, yasi olmayan, hissettiklerini tam olarak anlayamayan bir abla geldi oturdu yerime. Sevmek Merti, bu kadar dogal bu kadar kendiligindendi... hicbir caba olmadan, hic dusunmeden, tanimaya calismadan, kapidan girmesiyle baslayip hayat boyu kalacak simsicak, yogun bir histi... Yine de ona olan hastalik derecesinde ilgim ve sevgim o anda mi bu hale geldi, yoksa bu seviyeye ulasmak biraz vakit mi aldi emin degilim.... Bir sure sonra geceler Mert'in aglamasiyla dolup tasmaya, her gelen Mert'i sormaya basladi... Bir kis gunu kadar sert bir bebekti Mert, agladi mi katila katila, morara morara aglar, istemedigi hicbirseyi yapmaz, kendini sevdirmek icin ortalikta dolasmazdi. Etinden et kopariyorlarmis gibi agladigi gecelerde, uykumdan uyanir, nefessiz kalacak korkusuyla ben de nefesimi tutar susmasini beklerdim.. Boyle uykusuz bir sabahta okula gidip ogretmenime "Mert aglamaktan nefessiz kaliyor ne yapayim?" diye dert yanmistim...ogretmendi..bilirdi..bir yol gostermeliydi... Ayagimda sallayip, banyosunu yaptirdigim gunlerden sonra yavas yavas anladim ki bir insani bundan daha cok sevmeyecektim...

Zaman gecti, Mert kivircik sacli guler yuzlu bir cocuk oldu. En sevdigi oyuncagi evin utusuydu... Uc kardesin en kucugu olarak, hep ikinci el giyindi, ikinci el oynadi... Gun boyu plastik tekerlegini direksyon yapar, babannemle hayali yolculuklara cikarlardi.. Yolculuklarinda verdikleri molalarda halinin ustunde bilye oynar, yari hile yari hurdayla tum oyunlari kazanirdi.. Muratla dusmanliktan kankaliga dondugumuz yillarda, kapinin arkasina sandalye koyup gizli konusmalarimiza Merti almadigimizda inatla, kapnininin onunde "ablaa ablaaa" diye fisildayip, onu da iceri almamizi bekler, daha olmadi oracikta anneme "ders calismiyorlar, benden gizli konusuyorlar beni de alsinlar "diye yalvarirdi. Kardesler olarak en favori gunumuz, hep Cuma aksamlariydi... annemin "hadi gidin, 100 gr. findik, 100 gr. fistik, 200 gr. leblebi" talimatiyla biz cocuklar evden firlayip bir kesekagidi dolusu kuruyemisle geri doner, televizyonun karsisinda annemizin dizi dibinde toplanip Bir Baska Gece icin yerlerimizi alirdik. O zamanlardan sonra bir avuc kuruyemis, aramiza ne kadar mesafe girerse girsin, biz uc kardes icin birzamanlar paylasilmis bir huzurun gizli sembolu oldu, ne zaman "kuruyemis alalim mi?" dese birimiz hepimizin gozleri doldu.

Mert tam bugun 22 yasinda kocaman bir adam artik.. Oyle guzel, oyle dolu dolu bir adam ki, bazen bir kis gunu kadar keskin ve net bazen ise akla hayala sigmayacak kadar hassas ve derin. Hepimizin akilvereni, sakinlestireni, anlayani, anlatani, basimizin taci.. Muratla beni genetik atik gibi hissettirircesine uzun boylusu, akillisi, sakini, caliskani, yakisiklisi... Daha ilkokul ogrencisiyken bile kimin hangi gun ne sinavi var, kac alirsa ortalamasi kac gelir bilirdi, bugun bile "abla artik kariyerini dusun" diyeni, abisinin son girdigi sinavlardaki netlerini bileni, anne-babasinin tum hesaplarindan haberdar olani...Ailenin hep en son ve en dogru karar vereni, cok dusunup az konusani..Doldurusa gelmeyenmi, ailenin tum uyelerinin aksine bir lafi kirk gun boyunca soylemeyeni...ama abisiyle bir araya gelmeye gorsun devamli kikir kikir guleni :)

Kivircik sacli, pitir pitir arkamda dolastigin halin artk cok uzaksa da, arada bir hala gozumun onune geliyor o gunlerin.. elini elimin ustune koysan yanlislikla, kacirip gitme diye kimildamadan durur, oylece uzaktan severdim seni... simdi uzaktan sevdigim gibi.. Bir insanin hayatinda kendisi icin isteyebilecegi butun guzelliklerin on katini, yuz katini, bin katini istedigim, basina gelebilecek her turlu aksiligin bana gelmesini diledigim, canimin ici, sag kolum, guzel ablam... Iyi ki dogdun... iyi ki benim kardesimsin... seni ne cok sevdigimi ancak sen anlayabilirsin. Tum guzel dileklerim, dualarim seninle benim kucuk yavrusum.. Iyi ki dogdun...


Friday, December 15, 2006

evofis

Evim, ofis oldu benim...ofisimin de artik kapisi kilitli, gelen gideni yok... iki haftaya kalmaz baska birinin ofisi olur, kapisi acilir, icinde yine sesler, soluklar olur, o yuzden uzulmuyorum. Ne gunler, ne aksamlar, ne haril haril calismalar, ne kavgalar, ne gulusmeler, ne anlamsiz, ne anlamli konusmalardan sonra evimdeyim, guvendeyim. Gerci calisma masamiz tunanin istedigi kadar derli toplu degil artik, ama olsun...kahve fincanlarim, el kremim, onlarca kalemim, zimbam, ajandam ve dosyalarim ile artik 9.30 - 5.00 arasi evofisimdeyim, calisiyorum... oyle ki; artik sabahlari panik icinde uyanmiyorum , gozumu acar acmaz ilk gordugum sey saat olmuyor...nasilsa trenler bensiz ayriliyor bizim istasyondan, artik acele edecek birsey yok... bazen uyanir uyanmaz yatagi ortup guzelce giyiniyor, canim istemezse tum gun pijamanin icinden cikmiyorum.. kahvaltilarda daha once hicbirzaman bitiremedigim bir fincan cayin artik dibini goruoyr, hatta sonra inip asagiya bir de saglam kahve yapiyorum, ama hazir olanlarindan degil, kahve makinasinda usul usul fokurdaya fokurdaya yavasca pisenlerden... eglence olsun diye kahvenin icine bazen portakal rendeliyorum, bazen de tarcin atiyorum.. gazeteleri okumak artik ogleden sonrayi bulmuyor, en cok da buna seviniyorum... annemi ariyorum istedigim saatte, "eee, daha daha ne var ne yok" diye lafi uzatiyorum hic cekinmeden eskidenin aksine...kimse ne muzigime ne sessizligime karisiyor.. oglenleri ayaklarimi uzatip uc bes sayfa kitap okuyor, yollarda surunerek harcayacagim zamanlarda biber dolmasi yapiyorum... yine de cok da oyle mutfak insanlarindan olmadigimdan belki, hala mutfakta 15 dakikadan uzun kalamiyorum... simdilik mutluyum, garip bir enerji patlamasi yasiyor her dakika ugrasacak birseyler buluyorum... iki ay sonra insan yuzu gormeye hasret kaldigimda, sabah trene kosturan makyajli bakimli guzel giyimli kadinlari gorup aglamaya basladigimda, en azindan evde bir insan sesi olmasi icin anlamsiz geyik radyolari acar oldugumda, postacimizin ve gazete dagitan cocuklarin adini ogrendigimde bana ne olacak bilmiyorum...simdilik sadece kendimle gecirdigim zamanin tadini cikariyorum...bakalim anlasabilecek miyiz, merak ediyorum...

Sunday, November 12, 2006

Basliyorum!

bundan aylar once, bu blogu daha acmamisken dertlenir dururdum..aklimdan ne cok sey gecerdi ve fakat bunlari yazacak, sabitleyecek hicbir yerim yoktu... her gordugum seyden bir hikaye cikarirdim, aklima durup dururken sahane satirlar duser, tren yolculuklari boyunca camimdan akip giden agaclara, cimenlere, bakimsiz bahcelere baka baka, bu satirlari dusunurdum. Kendi kendime derdim ki; "iste bak! yazacak bir yer olmadigi icin bu guzelim kelimeler unutulup gidiyor." Sonra kendime cok guzel islemeli bir defter, bir de kucuk kursunkalem aldim. Hatta hatirliyorum, deftere verdigim 12 pound icime oturmustu da, "Canim nasilsa bu defteri guzel bir amac icin aldim.. Bundan boyle hicbir kelimeyi aklimdan ucurmayacagim" diyerek kendimi teselli etmistim.. Haftalar gecti, ne var ki deftere yazdiklarim; alisveris listelerinden, oradan buradan duyup da unutmayayim diye not aldigim kitap, album, restaurant isimlerinden, ve daha bilimum iceriksiz ciziktirikten oteye gecemedi. Kendimi herseferinde daha onceki guzel kelimelerimin , cumlelerimin nerelere kactigini dusunurken buldum. Sonra sucu teknolojiye atmak kolayima geldi... Dedim ki ben klavye cocuguyum. ne anlarim oyle kalem kagit oturup haril haril yazmaktan. Bu sirada, canimin ici bir arkadasim, bana blog acmami onerdi...Uc bes zaman dusundukten sonra bu son derece heyecanli fikri uygulamaya koyuldum. Aman da aman, ne anlamlar yukledim bloguma, neler de neler yazacaktim.. hatta yukaridaki "cok dusundum, artik yazma vakti" mottosu bu trenlerdeki dusunmelerime referansti. Gel gor ki, uc bes gercekten dusunerek hissederek yazdigim yazidan sonra, bu blog olayi da bir "Muge'nin maceralari" boyutu kazandi ki bu durumdan son derece sikayetciyim. oysa; ben bu blogu icimdekileri disari cikartacak bir kanal olarak actim ama sanki zamanla icimdeki hersey ucup gitti. gariptir ki; o istasyonlarda beklerken aklima gelen ve dahiane oldugunu dusundugum metaforlar ve onlarin uzerine kurulacak hikayelerimden de geride hicbirsey kalmadi. Son zamanlarda gunum gecem buna hayiflanmakla geciyor, ama hayiftan da oteye gecemiyorum. Anliyorum ki, benim sahne korkum var. Dusunduklerimi sadece ben bileyim istiyorum... beni taniyan uc bes kisinin okumasi bile, tum uzerinde yazilasi, dusunulesi fikirlerimi cil yavrulari gibi geldigi yerlere dagitiyor... ote yandan guzel yazan guzel cizen herkesi deli gibi kiskaniyorum. Zaten sanirim hayatta kimsenin ne guzelligini, ne parasini pulunu ne de kariyerini kiskanmisimdir, guzel yazan bir insanin satirlarini kiskandigim kadar.. Yazmaya cok yetenekli bir insan olmadan, ciddi anlamda yazmak istemek ve ayni zamanda da kendi kelimelerinden korkmak nereye goturecek beni bilemiyorum ama en azindan su anda durum tespiti acisindan dogru noktada oldugumu dusunuyorum.

Kisaca: hayatta herseyde idare edecek kadar iyiydim, ancak hicbirseyde cok iyi olamadim, bari birtek yapmayi sevdigim birseyde iyi olayim istiyorum. Oyleyse; ben su andan itibaren dusunmeye ve dusunduklerimi de "nasilim, yazabiliyor muyum?!?" ya da "acaba okuyan ne dusunur" kaygisi tasimadan yazmaya basliyorum.. aklimdan kacirdigim guzel kelimeler, butun o kucuk hikayeler gelip beni biryerlerde bulsun umuduyla..

Monday, November 06, 2006

Vizesiz Seyahat Özgürlüğünden Manzaralar




Bir cuma öğleden sonrası işlerimizden apar topar kaçtık ve en yakındaki Paris trenine atladık


3 saat sonra bu Otele ulaştık


Odamız küçücük ama çok şirindi, ben keyfini çıkarırken....

Tuna hemen ön araştırmalara koyuldu.

Tipik Fransız kahvaltılarından önce....
Guardian ve Milliyet satan bir gazeteci bulduk ve
ardından kruvasan ve kahve boyutunda memleket meselelerini çözmeye koyulduk..

Yiyip içmediğimiz zamanlarda da elbette gezdik tozduk... Luxembourg Bahçeleri öyle güzeldi ki bir an orada dikili heykellerden biri olmanın hayalini kurduk.

Ya da Sacra Coeur'da güneş ya doğsa ya batsa ama ortalık hep bu renk olsa diye umduk.

Nedense sonbaharda daha bir güzel göründü gözümüze Paris!

Sakindi sessizdi huzurluydu ondandır belki.

Marquez bile sevdi sanki St. German des Pres'de içtiğimiz Cafe Creamleri...
Onun bile daha az acıklıydı oralarda sanki dili.

Ne var ki dönme vakti iki gün içinde gelip buldu bizi...

Yol herzamanki gibi yorucuydu.
Trende artik ne harcanan paralar, ne yorgunluktan sızlayan ayaklar konuşuldu.
Bol bol uyundu uyundu uyundu...

Wednesday, October 25, 2006

Son Bir Ay

Yine ne cok olmus yazmayali... iste son bir ayin ozeti.. sonra yine ciddi ciddi yazmaya devam edecegim, hayranlarima duyrulur, hahahaa...
  • Gittik, gezdik, yedik, ictik, optuk, koklastik, geldik... Bu sefer Tuna'ya is bile aradik hatta, ama bulamadik. Kariyer.net'teki arastirmalarimizda ortaya cikti ki, benim muhendislik 3. sinifta okuyan comez kardesime bile is var, Tunaya is yok gozunu sevdigim memleketimde... Ne istir anlamadim! Sinirimi tabii ki iki yeni ayakkabidan cikardim. Ama indirim bitmis maalesef, sinir cikaracak baska sey bulamadim :(
  • TEPE HOME denilen akillara ziyan bir mekan varmis yurdumda...toplayip tum dukkani almak istiyor insan... yok yok, donmeyelim biz turkiyeye harbiden masrafli olacak ev kurmak...
  • (Alim, sen burayi okuma!) Turkiye'de doktora gitmek ne kolay... oduyorsun parayi saatlerce orana burana bakiyorlar, sorularini cevapliyorlar... ustelik bekleme odasindaki plazma televizyon, deri koltuklar, sicak cay ve pogacalar da cabasi. Tanri buralarda cektigimiz NHS sefilliginin bedelini bize boyle oduyor olmali.
  • Ruya gibi gecen bir 15 gunun ardindan soylene soylene evimize giriyorduk ki, postada ingiliz vatanadasi oldugumuza dair bir mektup bulduk... Mutlu olduk tabii...Simdi gelsin vizesiz seyahatler! Ama Paris'e gidesimiz kalmadi artik... Isleri yok mu bu adamlarin baska, anlamiyorum ki!!
  • Bu arada, bu konuda pek yorum yapmayim diyorum ama Nobelimize cok sevindim!! Adamin bircok kitabini - Istanbul haric - severek okumus, hatta Benim Adim Kirmizi'nin Ingilizcesini bitirmistim ... Dedikleri demedikleri soyle dursun, memleketimden bir Nobel cikti ya, artik olsem de gam yemem. Ama ileride bir nobel de Elif Safak'a giderse, kim dagitiyor bu nobeli merak edecegim dogrusu!
  • Konu kitaptan acilmisken; Ankara'ya bir D&R acilmis kiii...cok randiman aldik. Cam kenari berjerlerinde kitaplara dalmak super oldu. Bircok kitap edindik. En son "Mevlananin Gizli Ogretisi" isimli kitabi okuyorum, ve cok sey ogreniyorum. Ayrica kardesim, yine D&R'da elimden birakamadigim bi baska Mesnevi hikayeleri kitabini da hediye etmisti gelmeden, o da basucu kitabim oldu, geceleri uyumadan birkac satir okuyorum, Diana Krall esliginde cok iyi geliyor. Hatta su aralar nerede Diana Krall duysam esnemeye basliyorum. Pavlov'un kulaklari cinlasin.
  • Dondukten sonra, Turkiye'de buyutulen midelerle oruc tutmak kolay olmadi... ayrica iftar saatlerinde trenlerde surunuyor olmam olaya ayri bir zorluk seviyesi getirdi. Yine de her ramazanda oldugu gibi hep ayni seyi dusundum iftarda yedigim ilk lokmadan sonra: Nur icinde yat babannem!
  • Ayrica oruc olayi, kaderin bir cilvesi olarak en sevdigim Alman arkadasimla arami aciyordu az kalsin. Kendisinin yemek teklifini "uzgunum gelemem oruc tutuyorum" seklinde reddedince ben, cevabimi "yemek zorunda degilsin, sen de biseyler icersin" seklinde aldim. Ben kazmaligin bu seviyesi karsisinda hayretler icinde kalirken, neyse ki, Hindu kocasi devreye girdi de kucuk olcekli bir kulturler catismasini kazasiz belasiz atlattik.
  • Dondugumden beri hayattan daha fazla keyif alir gibiyim, neden acaba? Eskisi gibi aglak seyler yazmak istemiyorum artik.. guzel seyler yazmak istiyorum.. ama aklima bisey gelmiyor... Bari diyorum bir cocuk dogurayim da, bana malzeme olsun.. eminim o zaman anlatacak cok sey cikar, kitap bile yazarim hatta... Gerci cocuk istemek icin biraz sacma bir sebep gibi sanki bu !!

Durumlar kisaca boyle... Ilgilenenlerin bilgisine...xxx

Thursday, September 14, 2006

Hadi Bize Baayy


Ve nihayet bize de yol gorundu.. Daha dogrusu bize bu yol bir ay oncesinden gorunmustu ama ben yine ne olur ne olmaz pimpirikliligiyle son birkac gune kadar sevinemiyordum bile gidisimize.

Mujdeler olsun herkese... koca bir yazdir ayarlayip gidemedigimiz iki haftalik Turkiye seyahatine 16 Eylul sabahi itibariyle basliyoruz kismetse. Rotamiz herzamanki gibi Alanya-Konya-Ankara arasinda degisecek. Bu rota uzerinde sevdiklerimizi gorecegiz, deli gibi yemek yiyecegiz, ve cok sevgili patronum yuzunden son haftamizin Ramazan'a denk gelmesi bile hizimizi yavaslatmayacak diye umuyorum tum kalbimle. Iste tatilimiz icin YAPILACAKLAR listesi:

1- Uzuuun kahvalti sofralarinda demlik demlik cay tuketilirken, stratejik ailevi kararlar alinacak (mertin master konusu, muratin ciddi planlari, babamin kumandalari kolay bulmaya yonelik en son bulusu, annemin dukkanin gelecegiyle ilgili dusunce ve projeleri vs..).
2- Kahvaltinin uzerine "biz bi dalip cikalim" diyerek soyle bir sahile uzanilacak. Tuna bir ton baligi kivrakliginda suzule suzule yuzup gozden kaybolurken, Muge boyunu gecmeyen yerde, suya dusmus kedi yavrusu misali cirpinacak, bes dakika sonra da cikip "amma da yuzdum canim, bu artik beni bir sene idare eder" diyerek kumlara uzanacak.. elinde kitabi, yaninda Mert'i son aylarin kritigi yapilirken kisin daha az usumek icin bol bol gunes depolayacak, mumkunse de birkac ton bronzlasacak.
3- Yeni jenerasyon kuzen, arkadas bilimum es dost bebekleri sevilecek, minciklanacak, eh hadi ama siz ne zaman yapiyorsunuz bunlardan bi tane seklindeki sorular "kolaysa gelin siz yapin gurbet ellerde" seklinde savusturulacak, daha da israr edenlere "sizin oralarda kulturune, ozune bagli terbiyeli bir cocuk yetistirmenin ne kadar zor oldugundan haberiniz var mi? sniff snifff" seklinde aglamakli bakilacak.
4- "ee, ne zaman kesin donus" diye girilen konularda, "valla biz de cok donmek istiyoruz ama buralarda Tuna'ya gore is yok" seklinde cevap verilerek suc Turkiye'deki teknoloji sektorune, is piyasasina ve hatta utanmadan devlete atilacak.
5-Ramazan'da es dost ile iftar yapilacak, daha da guzeli ramazan pidesi yenilecek. Ustune bir de tahinli pide yenilecek.. Ustune bir de kaymakli ekmek kadayifi yenilecek.. sonra mide fesadi gecirmeye ramak kala durulup soyle demli bir cay icilecek.
6- Rutin saglik kontrollerinden gecilecek, akillara takilan sorular cevap bulacak (insallah). Ayrica burada saglik sigortasi dururken Turkiye'de ozel hastanelere milyonlarca Yeni Turk Lirasi bayilmanin verdigi sucluluk duygusu "neyse canim iyi ki de geldik buradayken, simdi kim isten izin alacakti" seklinde gecistirilmeye calisilacak.
7- Hala indirimler devam ediyorsa deli gibi alisveris yapilacak, yok eger devam etmiyorsa makul mantikli olculerde para harcanip geri donuste kocadan "bu turkiye gidisleri cok maliyetli oluyor" seklinde laf isitilmeyecek. Yine de aylardir aranip bulunamayan guzel bir cift yuvarlak burunlu rahat ayakkabi Tunalinin altini ustune getirmek suretiyle bulunacak ve parasi neyse alinacak. Ayrica kocaya ben Koton, Boyner gibi Turk tekstilinin mabetlerinde saatler gecirirken ugrasacagi bir ilgi alani bulunacak.
8- Lutfen yani o kadar da kafasiz degiliz heralde... elbette Remzi'ye ve Dost'a da ugranip senelik Turkce kitap, cd takviyesi yapilacak..
8- Herkes cok cok opulecek, kucaklanacak, koklanacak, hatiralar fotograf makinelerine, akillara, fikirlere sigmayacak... nasil gecti 2 hafta, daha dun gelmistik seklindeki tipik donus replikleri soylenecek.
9-Bavullar hazirlanirken Tuna kucuk olcekli bir "agirlik sinirini gectik" panik atagi yasayacak. Sonra goturmek isteyip goturemedigimiz ivir zivirin arkasindan Muge aglamakli bakarken Tuna "hic oyle bakma sigmiyor iste" diyecek, yine de onemli bir kismini sigdirmayi basarabilecek.
10- Ayrilik saati geldiginde hic uzulmuyormus gibi, aglamak istemiyormus gibi cok mutluymus gibi yapilacak. Ancak kapidan gecip gozden kaybolur kaybolmaz "donus yolu" moduna girilecek. Dort saatlik yolculuk boyunca gozyaslari icinde uzakta olmamizin suclusu aranacak, ve elbette aranan insan yan kolktukta heyecan icinde bulutlara bakip "acaba su anda nerenin ustundeyiz" gibi anlam verilemeyen bir konuda kafa yorarken bulunacak. Bir sure surat asilacak hayat herkese zindan edilecek.
11- Sonra eve gelinecek.. evim, guzel evim denilecek..aslinda insanin en mutlu oldugu yerin dunyanin neresinde olursa olsun kendi evi oldugunun farkina varilacak ve surat asma modu yerini bir rahatlamaya birakacak. Bavullar acilacak, annenin gizlice bavula koydugu biber salcalari, receller buzdolabina koyulacak. Kazaklarin ustunde kalmis anneye veya kardese ait sac telleri bulunursa ozenle saklanacak. Fotograflara tekrar tekrar bakilacak, burun sizlatan aglama hissine yenik dusup biraz daha aglanilacak. Sonra Tuna asagidan "gel askim eastenders basladi" diyecek, komsum hosgeldin'e gelecek, aksam olacak, eve herzamanki sessizlik dusecek. Bahceye acilan kapinin yanindaki kanepenin en sevilen kosesi, calisma odasindan yukselen muzigin sesi, disaridan gelen yagmur kokusu ve tanidik bir serinlikle birden goze daha sevimli gorunurken ev, hayat bir sekilde kaldigi yerden devam edecek.

Wednesday, August 02, 2006

Rüya

Annemlerin evindeymisim. Kalabalik herzamanki gibi.. Yemekler yeniyor, herkes birseylerden bahsediyor, heryerde pür neşe. Yalniz, ortalikta bir sis var. Duman gibi ama koyu renk degil.. Sadece yogun bir sis. Benden baska kimse farkinda degil, ama ben de cok rahatsiz olmuyorum nedense bu durumdan, bu sis de nerden cikiyor diye sormuyorum.
Sonra ustume birsey almak icin odama gidiyorum. Ilk yolculugumdan beri kullandigim, babamin 'havaalaninda taniman kolay olur' diyerek aldigi boyum kadar sari valizim kosede duruyor. Bakiyorum, hemen ustunde bir cocuk yatiyor. Bir yasinda ya var, ya yok. Yuzunde tulbent gibi birsey var, uyuyor. Dusunuyorum, "Benim bir oglum vardi, ben onu burada nasil unutmusum? Daha anneme bile gostermedim onu!" Panik olmuyorum, endiselenmiyorum, sadece onu bu kadar zaman unuttugum ve kimselere gostermedigim icin kendime kiziyorum. Sonra icime bir sevgi doguyor. Su ana kadar yasamadigim, tarif edemeyecegim bir sevgi. "Demek cocuk sevgisi boyleymis..." diyor, sasiriyorum. Icim icime sigmiyor. Onu herkesin onune cikarmadan once emzirmek istiyorum. Deniyorum, deniyorum olmuyor.. Bir turlu beceremiyorum. Anliyorum ki sutum yok. Kendime kiziyorum, cocuk bu yasa gelmis, hic anne sutu icmeden mi buyuyecek... Niye sutum gelmiyor ki diye dusunuyorum. Sonra hatirliyorum, ben hic hamile olmadim ki, sutum nasil olsun? Annem gorse cok kizar, cok soylenir diye dertleniyorum. Bu cocugun anne sutu icmesi lazim! Bir daha deniyorum, bir daha.. sut yok.. Ben cabalarken kucagimdaki oglum masum masum yuzume bakiyor. Kiyamiyorum, caresizlik icinde agliyorum.
Uyandim, caresizligim aklima geldikce hala gizli gizli agliyorum... Babaannem olsa, anlatsam, dinlese... Sana bir kismet var dese... Yalan da olsa inanip rahatlasam. Olmuyor, aklimdan cikmiyor. Bir daha ruya gormek istemiyorum.