
Tuesday, March 27, 2007
nereye gitti bu mart?

Saturday, February 24, 2007
iyi ki... 29 oldum...
hala inanamiyorum... 29 hic planda yoktu oysa, cok cok uzakti sanki baska bir hayattaydi.... cocukken tum hayallerim 28 yasinda sona ererdi benim... butun amaclarima ulasirdim 28 yasima kadar..cok basarili, ince topuklu ayakkabi giyen, cantasini koltugunun altinda tasiyan kadinlardan olurdum ben 28 yasinda... cok param olurdu, cok iyi isim olurdu... hatta bir kizim bile olurdu... 29'a da hayal edecek bir sey kalmazdi dolayisiyla... hic dusunmemistim gerisini... peki sonra?? Thursday, February 15, 2007
Sevgililer Gunu Delirmesi

Derdim para pul degil arkadaslar, hatta hic oyle sosyalist bir tarafim da yoktur bilen bilir... Bir insanin 80 pound harcayasi vardir, gider ister gul alir, ister diken, bana ne.... Ama neden bugun, ben isin bu kisminda takiliyorum. Yarin al, hatta o 80 pounda bir hafta boyunca hergun karina gul al... dusundugun gunu kurtarmak degil de, sevdigin kadinsa, onun da daha cok hosuna gider zaten boylesi. Ama neden bu sacma sapan gun? Eve gelince "hani benim gulum??" diye paylanacagindan korktugu icin mi yapar bu hatayi bu erkek milleti? Eh kardesim, sen tum sene kadina kole muamelesi yap, sonra 14 Subat'ta 80 pounda kendini affettirmeye calis!! Olacak sey mi? Tum sene efendi uslu durup azicik anlayisli olsan, bir sefer de camasirlari makineye sen atsan, ne bileyim, cocuk aglarken arkani donup horlamaya baslamasan, kimse senden kalkip gul beklemez, "benim kocam zaten bitanedir" der, o 80 pound da cebine kalir, alir karini yemege gidersiniz... Ayrica bir buket gul aldiktan sonra kadina daha fazla kole muamelesi yapmaya hakki oldugunu dusunen erkekler de taniyorum ben, ki "gul bile aldik yaranamadik" seklinde bir yuzsuz aciklamalari da vardir. Brrr....Kanimi dondurur boyleleri... Bu konuda sucladigim tek mercii, kadin milletinin bir gul bir pirlanta yuzuge tavlanacagini toplumun kafasina kaziyan tuketim sektorunden baska birsey degildir bence.
Ama butceleri ayri olan sevgililer icin bu 14 Subat geyigi biraz farkli olabilir, bunu da anliyorum kesinlikle. Belki de kadin, o noktada kendine verilen deger icin bir olcum aracina ihtiyac duymaktadir, ve bu 80 pound bu acidan etkileyici bir sonuc olabilir. Soranlara "Ayy goruyo musuun tuttu bana 80 pounda/80 milyona/ 80 dolara artik neyse.. gul aldii, ne sekkeeeerrrr" diyebilir. Saygiyla karsilamak, ama mumkunse bu kisiyle azicik akillanana kadar muhatap olmamak gerekir. Zira evlenip bucaklanip o 80 poundun / 80 milyonun firsat maliyetini degerlendirip baska islere yarayabilecegi aklina gelince zaten bu insan kendiliginden dunya yuzune inecektir.
Kisaca oyle ya da boyle, birilerini seven, sevmek isteyen, sevdigini gostermeye calisan, gosteremese de elinden geleni yapan, yapamasa da "ne yapalim ben boyleyim" diyen herkesin her gunu sevgililer gunu olsun, boyle toplumsal dolduruslar da kanunen en yakin zamanda yasaklansin dileklerimle bu delirmeyi de boylece atlatmak istiyorum. Onun yerine "erkeklerin camasir yikama gunu" olsun mesela... ya da " Kadinlarin arabayi tamire goturme gunu"... Nasil fikir ama?
Wednesday, January 31, 2007
Evofis - Bolum II
Iki ay oldu evden calismaya baslayali...pekcok sey ogrendim bu sayede ve gunun birinde tekrar ofis ortamina donersem, bir daha hic trafikten, yorgunluktan, kendime vakit ayiramamaktan sikayet etmeyeyeim ve bu kabusu hic hic unutmayayim diye kendime notlar:
- Dort gun araliksiz evden cikmadigim bir donemde zamanimin, hayatimin kontrolunu oyle kaybetmistim ki, ayni kiyafetleri hic cikarmadigim, dusa girmek icin bile bir sebep aradigim oldu...bir gun nihayet kendimi silkeledim ve dort rekor gunden sonra gidip bir dus aldim, guzelce giyindim suslendim, kendime geldim...yemek, icmek gibi, giyinip kusanmak gibi, dus gibi en temel aktivitelerin bile hizla akip giden hayatlarimizda onceden programlanmis bir yeri ve zamani varmis boylelikle anlamis oldum... (Tuna'ya sabri ve anlayisi icin buradan tesekkurlerimi gonderiyorum :))
-bir aksam, tesaduf eseri cop atmak icin kapiyi actigimda bir de ne goreyim?? Memlekete kis gelmis... aksamlari Tuna eve geldiginde yanaklari buz gibi olurdu yavrucagin, bundan suphelenmeliydim belki, ama ne bileyim, ben yunlu hirkalarimin, pofuduk terliklerimin icinde pek ihtimal vermemisim iste. Demek insan evden cikmadikca, gunleri haftalari mevsimleri bile haberi olmadan kasla goz arasinda kacirabilirmis, ve koskoca iki ayi iki gun gibi yasayabilirmis, bu sayede ogrendim...
- Zamani kisitli olmayinca insanin, nasilsa yaparim diyerek erteledigi seyler cig gibi buyur ve nihayetinde ustune cokermis... normal sartlarda tren yolculuklari sirasinda okunmasi planlanan kitaplar kosede okunmayi bekler, "nasilsa evdeyim, yikarim" dedigim sepetler dolusu camasir dolaplardan tasar, guzelce duzenlenmesi beklenen dolaplar hep yarinki yapilacaklar listesinde itinayla yerini alirmis..ve yarin hep yarin olarak kalirmis... maalesef insan elinde zamani ne kadar azsa o kadar iyi organize yasarmis ve her gunu "bugun cok yoruldum ama ne cok is yaptim!" seklinde bitirebilme huzurunun yerini hicbirsey dolduramazmis...
- Insan ne kadar insan yuzu gorurse hayata o kadar cok baglanirmis... Sen evdeyken ve baskalari isteyken maalesef yapacak cok seyin de olsa hayat durdugu yerde kalakalirmis... Pencerenin onunde can cekiserek olen tilkiden, ruzgarin devirdigi bahce citinden ve kulakliklari ile muzik dinleyip hoplaya ziplaya mektup dagitan postacidan baska gun boyu pencerendeki goruntu hep ayni ise, maalesef hayatta cok da fazla dort gozle bekledigin birsey olmazmis... Ne film afisleri, ne yeni sezonun trendleri, ne gecen gun trende gelirken basina gelmesi muhtemel ilginc olay... evden cikmadigin surece anlatacak, konusacak hicbirseyin de olmaz, eski halinden farkli bir insan olmana ramak kalirmis.
- Sonra...gunler sonra... hasbelkader evinden disari adim atmaya gorsun insan.... birden kendini sudan cikmis balik gibi hisseder, ne yone gidecegini sasirirmis... O ezbere bildigin yollar unutulur, hangi saatte ne tren vardi karistirilir, yanlislikla bir de kalabalik bir insan grubu icine dusulse hele, gozune fener tutulmus tavsan yavrusu gibi oldugu yerde kalakalinirmis...
- "Senin yerinde olmak icin neler verirdim" diyen arkadaslara ve basta kocaya "sen gel de bir hafta evden cikmadan gecir bakalim" diye laf anlatilmaya calisilir, yine de "ben bir yerde yanlis mi yapiyorum acaba" diye dusuncelere dalinirmis...
- Son olarak, bakacak bir cocugun yoksa ve kendi isinin patronu degilsen evden calismak fikri calisma hayatinin en izole en asosyal kararlarindan biriymis, ama degistirmek senin elinde degilse zaten, cok da fazla secme sansin kalmazmis.
iste kisaca hayat evdeyken boyle....hala heves eden varsa hemen asagidaki fotografa iyice bakmalarini tavsiye edecegim nitekim su anda icinde bulundugum durumu en iyi bu ifade ediyor......bakin ciddiyim... kaciiin kurtarin kendinizi...gidin ofislerinize biligsiayarlarinizin baslarina.... sarilin o en nefret ettiginiz ofis arkadaslariniza.... kahve yapin kendinize evdeki kahvenizden on kat daha az kaliteli de olsa, keyifle icin sonra forward edilmis komik bile olmayan emaillerinizi gizlice okuya okuya.... insan icindesiniz ya...dunya icinde sizi dinleyen, sizi goren, "ustundekini nerden aldin guzelmis!!" diyen, ya da en kotusunden arkanizdan dedikodunuzu yapan biri bile olsa; varliginizin farkinda olan baskaca insanlar var ya... sizden mutlusu yok bu dunyada.... heey kime diyorummm... duymayacagim bir daha tek bir sikayetinizi... calisin bakayim uslu uslu.... hah soyle...grrrrrrrrrrr :)

Wednesday, December 20, 2006
Sana
Friday, December 15, 2006
evofis
Evim, ofis oldu benim...ofisimin de artik kapisi kilitli, gelen gideni yok... iki haftaya kalmaz baska birinin ofisi olur, kapisi acilir, icinde yine sesler, soluklar olur, o yuzden uzulmuyorum. Ne gunler, ne aksamlar, ne haril haril calismalar, ne kavgalar, ne gulusmeler, ne anlamsiz, ne anlamli konusmalardan sonra evimdeyim, guvendeyim. Gerci calisma masamiz tunanin istedigi kadar derli toplu degil artik, ama olsun...kahve fincanlarim, el kremim, onlarca kalemim, zimbam, ajandam ve dosyalarim ile artik 9.30 - 5.00 arasi evofisimdeyim, calisiyorum... oyle ki; artik sabahlari panik icinde uyanmiyorum , gozumu acar acmaz ilk gordugum sey saat olmuyor...nasilsa trenler bensiz ayriliyor bizim istasyondan, artik acele edecek birsey yok... bazen uyanir uyanmaz yatagi ortup guzelce giyiniyor, canim istemezse tum gun pijamanin icinden cikmiyorum.. kahvaltilarda daha once hicbirzaman bitiremedigim bir fincan cayin artik dibini goruoyr, hatta sonra inip asagiya bir de saglam kahve yapiyorum, ama hazir olanlarindan degil, kahve makinasinda usul usul fokurdaya fokurdaya yavasca pisenlerden... eglence olsun diye kahvenin icine bazen portakal rendeliyorum, bazen de tarcin atiyorum.. gazeteleri okumak artik ogleden sonrayi bulmuyor, en cok da buna seviniyorum... annemi ariyorum istedigim saatte, "eee, daha daha ne var ne yok" diye lafi uzatiyorum hic cekinmeden eskidenin aksine...kimse ne muzigime ne sessizligime karisiyor.. oglenleri ayaklarimi uzatip uc bes sayfa kitap okuyor, yollarda surunerek harcayacagim zamanlarda biber dolmasi yapiyorum... yine de cok da oyle mutfak insanlarindan olmadigimdan belki, hala mutfakta 15 dakikadan uzun kalamiyorum... simdilik mutluyum, garip bir enerji patlamasi yasiyor her dakika ugrasacak birseyler buluyorum... iki ay sonra insan yuzu gormeye hasret kaldigimda, sabah trene kosturan makyajli bakimli guzel giyimli kadinlari gorup aglamaya basladigimda, en azindan evde bir insan sesi olmasi icin anlamsiz geyik radyolari acar oldugumda, postacimizin ve gazete dagitan cocuklarin adini ogrendigimde bana ne olacak bilmiyorum...simdilik sadece kendimle gecirdigim zamanin tadini cikariyorum...bakalim anlasabilecek miyiz, merak ediyorum...Wednesday, December 13, 2006
Sunday, November 12, 2006
Basliyorum!
Kisaca: hayatta herseyde idare edecek kadar iyiydim, ancak hicbirseyde cok iyi olamadim, bari birtek yapmayi sevdigim birseyde iyi olayim istiyorum. Oyleyse; ben su andan itibaren dusunmeye ve dusunduklerimi de "nasilim, yazabiliyor muyum?!?" ya da "acaba okuyan ne dusunur" kaygisi tasimadan yazmaya basliyorum.. aklimdan kacirdigim guzel kelimeler, butun o kucuk hikayeler gelip beni biryerlerde bulsun umuduyla..
Monday, November 06, 2006
Vizesiz Seyahat Özgürlüğünden Manzaralar

Bir cuma öğleden sonrası işlerimizden apar topar kaçtık ve en yakındaki Paris trenine atladık

3 saat sonra bu Otele ulaştık

Odamız küçücük ama çok şirindi, ben keyfini çıkarırken....
Tuna hemen ön araştırmalara koyuldu.
Tipik Fransız kahvaltılarından önce....Guardian ve Milliyet satan bir gazeteci bulduk ve
ardından kruvasan ve kahve boyutunda memleket meselelerini çözmeye koyulduk..
Yiyip içmediğimiz zamanlarda da elbette gezdik tozduk... Luxembourg Bahçeleri öyle güzeldi ki bir an orada dikili heykellerden biri olmanın hayalini kurduk.
Ya da Sacra Coeur'da güneş ya doğsa ya batsa ama ortalık hep bu renk olsa diye umduk.
Nedense sonbaharda daha bir güzel göründü gözümüze Paris!
Sakindi sessizdi huzurluydu ondandır belki.
Marquez bile sevdi sanki St. German des Pres'de içtiğimiz Cafe Creamleri...Onun bile daha az acıklıydı oralarda sanki dili.
Ne var ki dönme vakti iki gün içinde gelip buldu bizi...
Yol herzamanki gibi yorucuydu.Trende artik ne harcanan paralar, ne yorgunluktan sızlayan ayaklar konuşuldu.
Bol bol uyundu uyundu uyundu...
Wednesday, October 25, 2006
Son Bir Ay
- Gittik, gezdik, yedik, ictik, optuk, koklastik, geldik... Bu sefer Tuna'ya is bile aradik hatta, ama bulamadik. Kariyer.net'teki arastirmalarimizda ortaya cikti ki, benim muhendislik 3. sinifta okuyan comez kardesime bile is var, Tunaya is yok gozunu sevdigim memleketimde... Ne istir anlamadim! Sinirimi tabii ki iki yeni ayakkabidan cikardim. Ama indirim bitmis maalesef, sinir cikaracak baska sey bulamadim :(
- TEPE HOME denilen akillara ziyan bir mekan varmis yurdumda...toplayip tum dukkani almak istiyor insan... yok yok, donmeyelim biz turkiyeye harbiden masrafli olacak ev kurmak...
- (Alim, sen burayi okuma!) Turkiye'de doktora gitmek ne kolay... oduyorsun parayi saatlerce orana burana bakiyorlar, sorularini cevapliyorlar... ustelik bekleme odasindaki plazma televizyon, deri koltuklar, sicak cay ve pogacalar da cabasi. Tanri buralarda cektigimiz NHS sefilliginin bedelini bize boyle oduyor olmali.
- Ruya gibi gecen bir 15 gunun ardindan soylene soylene evimize giriyorduk ki, postada ingiliz vatanadasi oldugumuza dair bir mektup bulduk... Mutlu olduk tabii...Simdi gelsin vizesiz seyahatler! Ama Paris'e gidesimiz kalmadi artik... Isleri yok mu bu adamlarin baska, anlamiyorum ki!!
- Bu arada, bu konuda pek yorum yapmayim diyorum ama Nobelimize cok sevindim!! Adamin bircok kitabini - Istanbul haric - severek okumus, hatta Benim Adim Kirmizi'nin Ingilizcesini bitirmistim ... Dedikleri demedikleri soyle dursun, memleketimden bir Nobel cikti ya, artik olsem de gam yemem. Ama ileride bir nobel de Elif Safak'a giderse, kim dagitiyor bu nobeli merak edecegim dogrusu!
- Konu kitaptan acilmisken; Ankara'ya bir D&R acilmis kiii...cok randiman aldik. Cam kenari berjerlerinde kitaplara dalmak super oldu. Bircok kitap edindik. En son "Mevlananin Gizli Ogretisi" isimli kitabi okuyorum, ve cok sey ogreniyorum. Ayrica kardesim, yine D&R'da elimden birakamadigim bi baska Mesnevi hikayeleri kitabini da hediye etmisti gelmeden, o da basucu kitabim oldu, geceleri uyumadan birkac satir okuyorum, Diana Krall esliginde cok iyi geliyor. Hatta su aralar nerede Diana Krall duysam esnemeye basliyorum. Pavlov'un kulaklari cinlasin.
- Dondukten sonra, Turkiye'de buyutulen midelerle oruc tutmak kolay olmadi... ayrica iftar saatlerinde trenlerde surunuyor olmam olaya ayri bir zorluk seviyesi getirdi. Yine de her ramazanda oldugu gibi hep ayni seyi dusundum iftarda yedigim ilk lokmadan sonra: Nur icinde yat babannem!
- Ayrica oruc olayi, kaderin bir cilvesi olarak en sevdigim Alman arkadasimla arami aciyordu az kalsin. Kendisinin yemek teklifini "uzgunum gelemem oruc tutuyorum" seklinde reddedince ben, cevabimi "yemek zorunda degilsin, sen de biseyler icersin" seklinde aldim. Ben kazmaligin bu seviyesi karsisinda hayretler icinde kalirken, neyse ki, Hindu kocasi devreye girdi de kucuk olcekli bir kulturler catismasini kazasiz belasiz atlattik.
- Dondugumden beri hayattan daha fazla keyif alir gibiyim, neden acaba? Eskisi gibi aglak seyler yazmak istemiyorum artik.. guzel seyler yazmak istiyorum.. ama aklima bisey gelmiyor... Bari diyorum bir cocuk dogurayim da, bana malzeme olsun.. eminim o zaman anlatacak cok sey cikar, kitap bile yazarim hatta... Gerci cocuk istemek icin biraz sacma bir sebep gibi sanki bu !!
Durumlar kisaca boyle... Ilgilenenlerin bilgisine...xxx
Thursday, September 14, 2006
Hadi Bize Baayy

Mujdeler olsun herkese... koca bir yazdir ayarlayip gidemedigimiz iki haftalik Turkiye seyahatine 16 Eylul sabahi itibariyle basliyoruz kismetse. Rotamiz herzamanki gibi Alanya-Konya-Ankara arasinda degisecek. Bu rota uzerinde sevdiklerimizi gorecegiz, deli gibi yemek yiyecegiz, ve cok sevgili patronum yuzunden son haftamizin Ramazan'a denk gelmesi bile hizimizi yavaslatmayacak diye umuyorum tum kalbimle. Iste tatilimiz icin YAPILACAKLAR listesi:
1- Uzuuun kahvalti sofralarinda demlik demlik cay tuketilirken, stratejik ailevi kararlar alinacak (mertin master konusu, muratin ciddi planlari, babamin kumandalari kolay bulmaya yonelik en son bulusu, annemin dukkanin gelecegiyle ilgili dusunce ve projeleri vs..).
2- Kahvaltinin uzerine "biz bi dalip cikalim" diyerek soyle bir sahile uzanilacak. Tuna bir ton baligi kivrakliginda suzule suzule yuzup gozden kaybolurken, Muge boyunu gecmeyen yerde, suya dusmus kedi yavrusu misali cirpinacak, bes dakika sonra da cikip "amma da yuzdum canim, bu artik beni bir sene idare eder" diyerek kumlara uzanacak.. elinde kitabi, yaninda Mert'i son aylarin kritigi yapilirken kisin daha az usumek icin bol bol gunes depolayacak, mumkunse de birkac ton bronzlasacak.
3- Yeni jenerasyon kuzen, arkadas bilimum es dost bebekleri sevilecek, minciklanacak, eh hadi ama siz ne zaman yapiyorsunuz bunlardan bi tane seklindeki sorular "kolaysa gelin siz yapin gurbet ellerde" seklinde savusturulacak, daha da israr edenlere "sizin oralarda kulturune, ozune bagli terbiyeli bir cocuk yetistirmenin ne kadar zor oldugundan haberiniz var mi? sniff snifff" seklinde aglamakli bakilacak.
4- "ee, ne zaman kesin donus" diye girilen konularda, "valla biz de cok donmek istiyoruz ama buralarda Tuna'ya gore is yok" seklinde cevap verilerek suc Turkiye'deki teknoloji sektorune, is piyasasina ve hatta utanmadan devlete atilacak.
5-Ramazan'da es dost ile iftar yapilacak, daha da guzeli ramazan pidesi yenilecek. Ustune bir de tahinli pide yenilecek.. Ustune bir de kaymakli ekmek kadayifi yenilecek.. sonra mide fesadi gecirmeye ramak kala durulup soyle demli bir cay icilecek.
6- Rutin saglik kontrollerinden gecilecek, akillara takilan sorular cevap bulacak (insallah). Ayrica burada saglik sigortasi dururken Turkiye'de ozel hastanelere milyonlarca Yeni Turk Lirasi bayilmanin verdigi sucluluk duygusu "neyse canim iyi ki de geldik buradayken, simdi kim isten izin alacakti" seklinde gecistirilmeye calisilacak.
7- Hala indirimler devam ediyorsa deli gibi alisveris yapilacak, yok eger devam etmiyorsa makul mantikli olculerde para harcanip geri donuste kocadan "bu turkiye gidisleri cok maliyetli oluyor" seklinde laf isitilmeyecek. Yine de aylardir aranip bulunamayan guzel bir cift yuvarlak burunlu rahat ayakkabi Tunalinin altini ustune getirmek suretiyle bulunacak ve parasi neyse alinacak. Ayrica kocaya ben Koton, Boyner gibi Turk tekstilinin mabetlerinde saatler gecirirken ugrasacagi bir ilgi alani bulunacak.
8- Lutfen yani o kadar da kafasiz degiliz heralde... elbette Remzi'ye ve Dost'a da ugranip senelik Turkce kitap, cd takviyesi yapilacak..
8- Herkes cok cok opulecek, kucaklanacak, koklanacak, hatiralar fotograf makinelerine, akillara, fikirlere sigmayacak... nasil gecti 2 hafta, daha dun gelmistik seklindeki tipik donus replikleri soylenecek.
9-Bavullar hazirlanirken Tuna kucuk olcekli bir "agirlik sinirini gectik" panik atagi yasayacak. Sonra goturmek isteyip goturemedigimiz ivir zivirin arkasindan Muge aglamakli bakarken Tuna "hic oyle bakma sigmiyor iste" diyecek, yine de onemli bir kismini sigdirmayi basarabilecek.
10- Ayrilik saati geldiginde hic uzulmuyormus gibi, aglamak istemiyormus gibi cok mutluymus gibi yapilacak. Ancak kapidan gecip gozden kaybolur kaybolmaz "donus yolu" moduna girilecek. Dort saatlik yolculuk boyunca gozyaslari icinde uzakta olmamizin suclusu aranacak, ve elbette aranan insan yan kolktukta heyecan icinde bulutlara bakip "acaba su anda nerenin ustundeyiz" gibi anlam verilemeyen bir konuda kafa yorarken bulunacak. Bir sure surat asilacak hayat herkese zindan edilecek.
11- Sonra eve gelinecek.. evim, guzel evim denilecek..aslinda insanin en mutlu oldugu yerin dunyanin neresinde olursa olsun kendi evi oldugunun farkina varilacak ve surat asma modu yerini bir rahatlamaya birakacak. Bavullar acilacak, annenin gizlice bavula koydugu biber salcalari, receller buzdolabina koyulacak. Kazaklarin ustunde kalmis anneye veya kardese ait sac telleri bulunursa ozenle saklanacak. Fotograflara tekrar tekrar bakilacak, burun sizlatan aglama hissine yenik dusup biraz daha aglanilacak. Sonra Tuna asagidan "gel askim eastenders basladi" diyecek, komsum hosgeldin'e gelecek, aksam olacak, eve herzamanki sessizlik dusecek. Bahceye acilan kapinin yanindaki kanepenin en sevilen kosesi, calisma odasindan yukselen muzigin sesi, disaridan gelen yagmur kokusu ve tanidik bir serinlikle birden goze daha sevimli gorunurken ev, hayat bir sekilde kaldigi yerden devam edecek.
Wednesday, August 02, 2006
Rüya
Wednesday, July 12, 2006
Hikaye bunlar...
Bir Turk, bir Ingiliz, bir Alman, bir Ispanyol, bir Venezuellali ve iki Hintli bir aksam yemege gitmisler. Alman olan evlenmeden once, sehirdeki kizarkadaslarina bir yemek veriyormus. Kimseciklerin birbirini tanimadigi, ama formalite icabi katilinan o anlamsiz yemeklerden biriymis. Gece boyu defalarca sessizlik olmus, herkes devamli saatine bakmis ve Turk bu isten hic hoslanmamis.Zaman ilerlemis, yemekler bitmeye yakin, Ingiliz olan Turk'e "Ailenden hala Turkiye'de yasayan var mi?" diye sormus. Turk "Bir tek ben ve kocam buradayiz" demis, ve bu dedigine kendisi de ilk kez duyuyormuscasina sasirmis. Ingiliz bu cevaba karsilik, suratinda anlam veremeyen bir ifade ve agzinin icinde geveledigi bir parca pizzayla "Oyleyse burada isiniz ne?" diye sormus. O anda bizim Turk, sanki bu daha once hic aklina gelmemiscesine, islerinin ne oldugunu her Allahin gunu dusunmemiscesine kalkip bu fikir icin Ingiliz'e tesekkur etmek, sonra kosarak evine gelip, kocasinin kolundan tutup, kirmizi arabalarina atlayarak hizla yurdunun yolunu tutmak istemis. Ne var ki, elinden gelmemis. Icinden annesini ozlemis. Raviolisinden bir catal daha alip yutmak suretiyle burnunun diregini sizlatan aglama hissini bir cirpida geldigi yere gondermis. O esnada coktan baska biriyle baska bir anlamsiz konuya dalmis olan Ingiliz'e bakmis ve bu kadar kotu kalpli oldugu icin ona küsmüş. Bir daha da gece boyunca o Ingilizin suratina bakmamis.
Bu masal da burada bitmis.
Tuesday, July 04, 2006
Depresyondayim, dönicem...

Kisacasi, ben sanirim depresyonda degilim. Bir kavram kargasasina sebep olduysam affola.
Thursday, June 29, 2006
Gec kaldik, cabuuk !!

Bunu yazacagima Tuna'ya soz verdim. Ve iste yaziyorum...
Kadinlarin biryere gitmek icin neden erkeklerden en az 15 dakika sonra hazir olduklari konusuna bir aciklama getirmemiz lazim kadin milleti olarak. Bunu hemcinslerime bir iyilik yapip ben ustleniyorum:
Kadinlar gec hazirlanirlar, cunku:
1- Siz erkeklerin sooyle ayaklarinizi uzatip televizyon seyrettiginiz yarim saat icinde bir kadin bir makine camasir yikar, bulasik makinesini bosaltir, daha onceden cikarttiginiz ama kirliye atmaya usendiginiz kiyafetlerinizi ayirir, okunmus gazeteleri, dergileri ve gun boyunca oraya buraya atilmis ivir ziviri toplar ve tum bunlari yaparken bir yandan da size bes dakika araliklarla "tras ol askim", "dusa gir askim!" seklinde hatirlatmalarda bulunur. Siz de bu hatirlatmalara, hatirlatmanin icerigi ne olursa olsun "bi dakka canim" dersiniz ve bu bi dakikalar seyrettiginiz programin bitisine kadar surer gider.
2- Siz nihayet kicinizi kaldirip dusa girmeye karar verdiginizde kadin sizin tarafinizdan bosaltilan alana dogru ilerler. Sehpalarin uzerlerindeki bilimum tabak, bardak, cop vs. yi toparlar. Koltuklari ve yastiklari puf puf eder (o da ne demekse?). Kicinizin altinda pacavraya donmus battaniyeyi havalandirir katlar, koseye koyar. Biri bir yana digeri baska yana dagilmis sandalyeleri duzeltir, vazodaki solmus gitmis kokmaya yuz tutmus cicekleri cope bosaltir. Onlari bosaltmisken copu de bosaltir. Hazir aklina gelmisken toz alir.
3- Bu esnada siz soyle guzeel bir banyo yapmis, tras olmus ve kendinize gelmissinizdir. Siz banyodan cikarken kadin girer. Dusa girmeden once su isinadursun, lavaboyu tuvaleti ovar. Hizini alamazsa kuveti de ovup dusa girer. Sacini yikarken de bos durmaz ne giymesi gerektigini dusunur. Ciktiginda sizi bornozunuzla bilgisayarin basinda bulur.
4- Siz emaillerinize bakarken kadin sacini kurutmaya baslar. Kadin saci dediginiz de sizinkiler gibi kendiliginden kurumaz ki! Kopuktu, fircaydi birsuru alet edevat gerektirir. O esnada siz kariniza "acaba ne giysem" diye soylenmeye baslarsiniz.
5- Sac kurutma makinesinden firsat bulup anlasabilirseniz ne ala. Yok anlasamazsaniz yaklasik 5 dakika kadar bir odadan digerine bagirarak ve karinizin sac kurutma islemini yaklasik 5 dakika uzatarak bir sonuca ancak varirsiniz. Sonucta giyilecekler belirlenir. Siz donup dolasip yine ayni kot ve t-shortunuzu giyerken karinizin banyoda giymeyi dusundugu pantolona uygun bluz, bluza uygun kolye, kolyeye uygun kupe, kupeye uygun sac, saca uygun makyaj, ve tum bunlarin yaninda da tekrar pantolona uygun ayakkabi, ayakkabiya uygun corap, bluza uygun ceket, cekete uygun canta gibi dusunulmesi gereken noktalar aklina gelir. O esnada erkek odaya girer ve "Askim bi sefer de saatinde hazir ol ama yaa, her seferinde gec kaliyoruz, niye vakitlice hazirlanmiyorsun anlamiyorum ki, ne yapiyosun bu saate kadar, bak bana ne guzel iki dakikada hazirlandim, sen iki saattir hazirlanamadin, blah blah blah blah blah" seklinde soylenmeye baslar.
Ve iste kadinlar bu yuzunden, evet evet, sadece ne giyeceklerine karar verememeleri yuzunden erkeklerden 15 dakika gec hazirlanirlar. Su kadinlar da yok mu?? Valla bi alem bunlar !!
Thursday, June 15, 2006
Nar
Cok uzun zaman olmus yazmayali.. Gerci son zamanlarda birkac yazma tesebbusum olduysa da gerek ruh halimin dengesizligi, gerek ise ust duzeyde bir yogunluk sebebiyle yazamadim. Bu kadar maymun istahli olup, hevesle bu blogu acip, sonra da boyle iki ayda bir yaziyorum diye vicdan azabi cekiyor muyum? Hayir.. Keyfimin kahyasi oldugum nadir alanlardan birisi burasi, bunu da boyle stres unsuru haline cevirirsem iyice deliririm kanaatindeyim.Friday, April 21, 2006
Stratford Upon Avon - Bölüm 2
Geçen bölümde girdiğim pek bi mühim konulardan çıkmam iki günümü aldı dolayısıyla ancak yazbiliyorum.
Swan's Nest isimli otelimizin odasındaki küçük okuma seansımızdan sonra hemen kendimizi dışarı attık. Hava bir güzeldi, bir güzeldi kii Tunanın şaşkın bakışları karşısında, yaz kış boynumdan çıkarmadığım sarı paşminamı çıkarmakla yetinmedim bir de üstüne kazağımı da çıkarttım ve ceket - tshort ile dolaştım..Ne var ki, o esnalarda benim biricik Mertim ameliyata girmek üzereydi dolayısıyla devamlı aklım ondaydı. Öyle ciddi bir ameliyat olmasa da, 'benim kardeşim şu anda narkoz yerken ben nasıl böyle dolaşırım' konulu deprsyonumu Mert poposunun üzerinde birkaç dikişle ameliyattan çıkıp benle konuşana kadar üzerimden atamadım.
Sonrasında vurduk kendimizi Stratford'un yollarına... Tunayla İngiltere'nin böyle küçük köy ve kasabalarının, sahil şeridi kentlerinden çok daha karakterli olup olmadığı konusunda yaptığımız tartışmada fikir birliğine varamayınca, zevkler ve renklerin tartışılmaz olduğu konusunda hemfikir olup bir tartışmayı daha böylece aynı fikirde olarak kapattık! Ardından bu mevsimin insan soyunun pıtır pıtır çoğaldığı bir mevsim olduğunu gözlemledik zira ortalıkta yetişkin insan sayısı kadar da 1 ila 3 ay arası bebekler fink atmaktaydı. Kaç aylık olduğunu kestiremediğimiz bir insan evladının kıçının üstünde hoplaya hoplaya emekleme şekli ise bizi gülmekten yerlere yıktı... Sonra bu velet tatil boyunca her köşe başında karşımıza çıkmaya devam etti, biz de her gördüğümüzde ilk kez görmüşüz gibi gülmeye devam ettik. Böylelikle lay lay lom, kuşlar çiçekler, böcekler, bebekler modunda dolaştık.


Ertesi gün tam benim istediğim gibi uzuuun ve gazetelerimizi okuya okuya bir kahvaltı yaptık.. Dışarı çıktığımızda otelin hemen yakınlarında bir kelebek parkı olduğunu gördük ve tekrar Tunanın şaşkın bakışları altında - ben ki bu gezide hiç sergi, müze, park, bahçe, hayvanat bahçesi filan gezmeyeceğiz sözüyle yola çıkmıştım ki tam tersine ilk gördüğüm lokal atraksyona atladım - 'hadi girelim ne duruyoruz' dedik... iyi ki de girdik..
Kelebeklerin arkasından arabaya atlayıp Warwick Kalesinin olduğu kasabaya doğru yola çıktık. Çok trafik vardı, ama hiç 'SIKILDIIIIM' demedim ve yol boyu çok uslu durdum.. Sonra kaleyi bulduk ama girmedik nedense, üşendik biraz.. Bunun yerine kale civarındaki bir parkta oturup etrafı seyretmek daha iyi bir fikir gibi geldi. Hava biraz kapalıydı gerçi..


Ertesi sabah otelden çıkışımızı yaptık... Tuna bir çocuk gibi şen hemen kayık kiralayan adamlara doğru koşturdu, ben de arkasından somurta somurta gittim... Kayık, su, deniz, göl, nehir bunların hepsi de pek sevmediğim mevhumlar... 'Suya düşersek ceketim kötü olur, makinemiz bozulur ben en iyisi gelmeyeyim ben bunları bekleyeyim' dediysem de dinletemedim... Atladık kayığımıza, 'Row Row Row your Boats, gently down the stream' şeklinde ilerledik.. Gerçi pek gently olmadı bizim olay çünkü kayığın bir dümeni olduğunu anlamamız 45 dakikamızı aldı.. Kayığı bir saatliiğine kiraladığımızı düşünürsek, zekamızın hızına hayran kalmamak mümkün değil... Biz dümeni keşfedene kadar Tunayla aramızdaki diyaloglar şöyleydi:
Ben: Eyvaaah çarptıık çarptııık çarptııııık
Tuna: Aşkım bi çarptık çarptık diyene kadar sağa git sola git desene göremiyorum arkamııı
Ben: Aşkım var ya, bu ördeklerin üstüne üstüne sürüyorsun, valla toplaşıp gelip saldıracaklar bize haberin olsun...
Tuna: Altı üstü ördek, yiyecek değil ya seni...
Ben: Acaba burası boyu geçiyor mudur?
Tuna: Atla bi gör istersen....
Sonra başımıza bir facia geldi ki hatırlamak bile istemiyorum... Bir köprünün altından geçerken bizim kayık köprüye çarp!!! Halbuki o zaman ben dümeni keşfedip kullanmaya da başalamıştım ama kayık kayık değil ki Titanik mübarek, nasıl zor dönüyor... neyse, kurtulduk tabii Tuna'nın üstün manevra kabiliyetiyle ama bir saatimiz bitip kıyıya döndüğümğüzde toprağı öptüm yani o derece mutluydum ayağım karada olduğu için.. Bu arada bu kadar sıkıntının arasında yukarıdaki fotografları çekmeyi ihmal etmedim tabiii.. Bu Tunanın arkasındaki köprü de o hain köprü oluyor bu arada...
Kayık sefa(!!!)mızın ardından aslında Shakespeare'in doğum yerinde olduğumuzu hatırlayıp bari gidip görelim nerede doğmuş abimiz dedik... Gittik gördük... Allah analı babalı büyütsün dedik. Nitekim de öyle olmuş sanırsam... Benim tabii yine bir yazar olasım geldi buraları görünce, dedim kapatayım kendimi şöyle doğanın içinde bir eve, yazayım da yazayım.. Tuna 'ben wirelesssız yapamam, sen en iyisi bir süre daha bizim evde yaz' deyince ben de çaresiz kabul ettim...
Shakespeare ustaya hoşçakal dedikten sonra yola çıktık, civardaki köyleri geze geze evimize geldik... Ben bu köyleri gördükçe doğada yaşama konusunu ciddi ciddi düşünmeye başladım ve emeklilik sonrası için kendimize yaşayacak bir köy düşüne düşüne yolumuza devam ettik..Sonradan bu köy Turkiyede olsa, tüm aileyi toplasak hep beraber koloni şeklinde yaşasak ... ' şeklinde planlar uzadı da uzadı... Evimize geldiğimizde öyle yorgunduk ve evde olduğumuz için öyle mutluyduk ki köyü möyü unutup 'insanın evi gibi yok' dedik ve gerçek hayatımıza geri döndük.
Tuesday, April 18, 2006
Stratford Upon Avon - Bölüm 1

Sunday, April 02, 2006
YAGMURUMU KACIRDIM
Bir onceki yaziyi yazmak icin dogru modu bekledim saatlerce. Sonra cilgin bir yagmur basladi. Yagmuru eksik olan bir memlekette olmasam bile, boylesi kuvvetli bir yagmur ancak kuvvetli dusunceler ve ilham getirebilirdi. Hemen actim bilgisayari... Her seferindeki gibi birseyler yazacagim icin heyecanlandim. Bu olayi daha guzellestirmek icin yazarken konuyla ilgili birseyler dinlemek isteyebilecegimi dusundum, aklima ilk gelen tum zamanlarin en romantik adami Bulent Ortacgil ve sarkisi "Kucuk Seyler" oldu. Mukemmel bir secimdi. Kosarak asagiya indim, hangi CDsinde oldugunu hatirlamam cok zaman almadi. Yukariya, bilgisyarin yanina ciktigimda cok sukur yagmur hala yagmaktaydi. " Iste bu iyi oldu" diyerek CDyi yerlestirdim. "Kucuk Seyler"i buldum. Sonra, "Belki de kulaklikla dinlesem daha yogunlasirim." dedim kendi kendime. Baktim, yagmur son hiziyla devam ediyor, hizla kablolar, pirizler, suruyle gereksiz ivir zivir arasindan kulakligimi buldum, bilgisayara taktim, kulagima yerlestirdim... Bir gozum hala yagmurda... Biraz yavasladi mi ne?? Yok yok, hala yeterince kuvvetli... Olmuyor, olmuyor!!! Bu sefer de cok kulagimin dibinde bu muzik. Memnuniyetsiz bir sekilde, kulakligi cikardim oflayip puflayarak.. Blogu actim, Basligi attim... Hmmm, kimbilir, bir sicak latte yapsam kendime, kahvemi icerek yazsam... Sol basimda da yagmur... Ne guzel olurdu... Hemen kosarak mutfaga indim... Sutu isik hiziyla isttim, suyu kaynattim.. Uc dakika icinde tekrar bilgisayarin basindaydim... Ama sol basimdaki kuvvetli yagmuru biraktigim yerde bulamadim... Son birkac yuz damlaya yetistigimin farkina varmam cok zaman almadi. Ben ilk uc kelimeyi yazdigimda ise o kuvvetli yagmur yerini kuvvetli bir gunese birakmis, buyuk bir keyifle isildayarak keyfimi kacirmisti.Artik her yazim bir mesaj icermesin istiyordum bugunden itibaren.. Her yasadigimdan bir hayat dersi cikarmayayim kendi kendime diye soz vermistim... Ama bundan da bir hayat dersi cikaramayacaksam; zaten hayattan cikarilacak bir ders de kalmamis demektir sanki... Oyleyse son bir kez: Her guzel sey, bir bahar yagmuru olabilir. Kahve yapayim, en sevdigim muzigi koyayim derken, farkina varmadan tuketebilirim durup dururken, ve isin kotusu o tukenince diger guzel seylerin, kahvenin ya da muzigin de artik bir degeri kalmayabilir. O halde... Birsey zaten guzelse, daha da guzellestirmek icin ugrasmak bazen bir zaman kaybidir ve hayat bu zaman kaybi icin fazla kisadir.
Aman Allah'im... Bu kadar klisheyi ben bile kaldiramiyorum bazen...
Dereotu (Varsa)
Dun Tuna aniden, durup dururken, ortada hicbir baska benzer konu yokken onun icin hazirladigim alisveris listelerini cok sevdigini soyledi. Kafasi numerik calisan, hayatin ve hayata dair herseyin onun icin 1 ya da 0 olarak var oldugunu dusundugum, duygulardan konusmaktansa ilim irfan deryalarina dalmayi yegleyen, bana hergun onlarca kez "Seni seviyorum" ya da "Seni ozledim" diyen, dilinden "askim", "guzelim", "bebis" i eksik etmeyen, ama bunlardan baska romantik bir cumle kurmak icin onceden planlama, programlama yapan kocamdan, ve hatta baska hicbir insandan bundan daha romantik, daha duygusal, daha sevgi dolu bir cumle duyamamistim, ve buyuk bir ihtimalle de bir daha duyamayacagim. Sevincten gozlerim doldu, simdi yazarken bile doluyor. Bundan daha temiz bir sevgi ifadesini herhalde bir de cocugumdan duyabilirim diye dunusyorum. Kocam benim alisveris listelerimi seviyor! En angarya islerden biri olarak hazirlayip ona verdigim, emailledigim, mesaj attigim listelerimdeki:- Dereotu (varsa)
- Kirmizi biber (Hani su buyuk, renkli olanlardan)
- Yumusatici (Kolay utu olanlardan yoksa alma askim!)
- Ekmek (Guzel olanlardan, hatta italyan ciabatta, yoksa kalsin!)
seklinde her bir birimin yanina ona fikir olsun diye yazdigim, hayatini kolaylastirmak istedigim notlarimin ne anlama geldigini biliyor, anliyor, takdir ediyor. Ben Dereotu (varsa) derken, yoksa gidip baska yerlerden bulmaya ugrasmasin demek istiyorum, kirmizi biber (Hani su buyuk renkli olanlardan) derken, gidip kirmizi pul biber almasin demeye calisiyorum, ekmek reyonuna geldiginde, "Yaa bu kadin hangi ekmekten bahsediyor ??" diye dusuncelere dalmasin istiyorum. Ve o her dedigimin, ne demek oldugunu anliyor, Dereotu (Varsa) yi okuduktan sonra, "Ee, yoksa zaten nasil alabilirim ki??" seklinde kafasi karismiyor. Benim birtanecim, onun hayatini kolaylastirmak icin yaptigim kucuk seyleri seviyor; ve bizi de iste bu kucuk seyler bir cift yapiyor. Bes senedir boyunca hic bu kadar kendimi evli hissetmemistim, ve bu hatira hic silinmesin diye yazmak istedim. Bundan seneler sonra, ne olur bilinmez, ikimiz de huysuz, yasli ciftlerden birine donuseceksek, ya da dunyanin iki ayri kosesinde olacakask, ya da torunlarimiza anlatacak hicbir hatirayi hatirlayamayacaksak, buraya bakip bizi kari-koca yapan bu "bence ilk" olayi okuyup bu gunlere donelim, ve senelerce yaptigim ve daha nicesini yapacagim alisveris listelerini hatirlayalim istiyorum. Gozlerim dopdolu bu adamla evli oldugum icin bir kez daha sukrediyorum.






