Tuesday, March 27, 2007

nereye gitti bu mart?


es dost habersiz kalmis diye duydum, eh bi haber edeyim bari...


subatin sonlarina kadar 9'lara kadar done done uyur, gunun sonunu getirene kadar akla karayi secerken, hemen arkasindan beklenen 2007nin mart ayi hic benim takvimlere ugramis gibi gorunmuyor... gunler gunleri kovalarken ben "bak yaaa!!! bu da gectiiii!!" diyerek arkalarindan cenem yere dusmus sekilde bakakaliyorum... bi de neyime guveniyorsam, her gun kendime yapilacak isler listesi hazirliyorum...anneni ara (dusunun artik ben annemi bile arayamiyorum!!!) .... temizleyiciye pantolonlari gotur... es-dosta yazilacak emailleri hallet.. ipod'a indirdigin son sarkilari yukle... blogu guncelle...evi supur, banyoyu temizle... eh biraz kendine bak... liste uzuyor da gidiyor ama gunun sonunda ben kendimde bunlari halledecek kuvvet bulamiyorum...yahu benden baska kadinlar bu sacma sapan islerin icinde bir de cocuk buyutuyorlar; o nasil oluyor diye dusunuyorum...tam bunu dusunmusken de "ama benim temizlige gelen kadinim, aksam icin yemegimi yapanim, ne bileyim en azindan Allah rizasi icin coplerimi bosaltanim bile yok" diyip kendimi suclamaktan vazgeciyorum.. ama her gun gomlek giymenin verdigi bir bikkinlikla en azindan utucu buldum kendime, bu konuda mutluyum gururluyum.. turkiyedeki tum gundelige giden hanimlara yalvariyorum... ablalarim teyzelerim...aranizdan biriniz bir mutesebbislik ruhuyla buraya bi sirket filan aciniz rica ederim...bakiin burada cok buyuk bir "annesinin evindeki arapsabunu kokusunu ozleyen Turk kizlari" pazari var...hatta zaman geliyor kocalar bile isyan ediyor vallahi, durum o derece vahim...zannediyorlar ki annelerinin evine hic kadin gitmemis tum temizlikleri anneleri kendi elcagizlariyla yapmis...ama durum oyle degil elbette, siz bizden iyi bilirsiniz... biz temizlikci gelecek diye evi onceden temizleyen bir anne jenerasyonunun kizlariyiz.. gelemiyoruz ingiliz usulu, sopanin ucunda puskul, ustun koru toz almalara....soyle dizlerimizin ustune coke coke bi yer silesimiz var, ama zaman mi var?? hal boyle iste kurtarin hepimizi ...inanin ekmek burada.... sizi temin ederim bos kalmazsiniz...


Neyse, kominitimizi yakindan ilgilendiren bu toplumsal konuya da boylelikle parmak bastiktan sonra bizim civardan haberlere geceyim... yeni isimde ucuncu haftamdayim... Allah'a sukur keyfim yerinde... her sabah, VISA'nin tasmalarini boynumuza gecirip (evet evet, sirket kartlarindan bahsediyorum) donen kapilardan gecip, kahvemizi alip, 60 kisilik asansorlerde hickimseyle goz temasi yapmamaya calisarak 7. kattaki ofisimize cikiyoruz.. dunyanin dort bir tarafindan insan, arkamda yunanlisi, carprazimda ispanyolu ile tingir mingir calisiyoruz.. olmasi beklenen "isteki ilk gunum, acaba oglen tatilinden kimseye gorunmeden nasil yok olabilirim" psikozunu cok sukur halihazirda orada olan Turkler sayesinde atlattim... kisacasi ilk alisma devresini gectik diyelim.. En hosuma giden de; ilk girdigim gunden beri herkesin adimi mukemmel telaffuz ediyor olmasi....cok sukur su ana kadar Maggie diyencikmadi :)


unutmadan... tuna da beni kiskandi o da yeni is buldu kendine...ona zaten spor olsun bu is bulma konusu her 1.5 senede bir bi degistirmese daraliyor adamcagiz :) o da bir bankaya ziplayacak hersey yolunda giderse bir aya kadar.. diyorum size; yetisemiyoruz biz bu martin hizina...

lafin kisasi, simdilik keyfimiz yerinde, sukrediyoruz gecirdigimiz guzel gunlere.. bir de bahar gelse, degmeyin keyfimize.. gelsin is cikisi nehir kenari yuruyusleri, gelsin parklar bahceler... gelsin kahvaltilar, pazar oglenleri, 10'da kararan gunler... gelsin bee... hepimize gelsin hem de...


merak edene, bekleyene not: yok anacim cocuk filan daha... durun iki dakka bi tadini cikarayim.... senelerdir bekliyorum ben bu hayati ...

Saturday, February 24, 2007

iyi ki... 29 oldum...

hala inanamiyorum... 29 hic planda yoktu oysa, cok cok uzakti sanki baska bir hayattaydi.... cocukken tum hayallerim 28 yasinda sona ererdi benim... butun amaclarima ulasirdim 28 yasima kadar..cok basarili, ince topuklu ayakkabi giyen, cantasini koltugunun altinda tasiyan kadinlardan olurdum ben 28 yasinda... cok param olurdu, cok iyi isim olurdu... hatta bir kizim bile olurdu... 29'a da hayal edecek bir sey kalmazdi dolayisiyla... hic dusunmemistim gerisini... peki sonra??
simdi bakinca... gecmis senelerden bir farkim yok gibi... yarim saat oncesinden de olmadigi gibi... 29. yasim disinda...

yine de haksizlik etmeyeyim ... 29. yasin kapisini aralayip urkekce iceriye baktigim su anlarda dort gozle bekledigim seyler de var aslinda...
tuna'nin benim icin hazirladigi ve gunlerdir hicbir bilgi sizdiramadigim surprizim var ornegin... gidiyormusuz biryere, sabaha yolculuk varmis... nereye? bilmiyorum... yine de sevincten uyuyamiyorum...

ya da dun itibariyle resmiyete kavusan hayallerimin isi var... evet bir plazada... evet evden cok uzakta... her milletten insanlarin calistigi bir ortamda... uzun zamandir yasadigim bunalimin bir geri odemesi olarak alip kabul ediyor, Allah'a sukrediyorum.

o da olmazsa Murat'in nisani var mesela... sonra belki de dugunu... arada aklima geliyor... gozlerimin dolmasina engel olamiyorum...

Mert'im Amerika yolcusu bir de iki ayligina... koltuklarim kabariyor ama bu daha dunku cocuk; oralarda bir basina ne yapacak dusunmeden edemiyorum...

ama tam bugun... icime donup bakiyorum...buyutmusum kendimi ben bunca senedir.... pek cok sey ogrenmisim bana dair... hani aksamustleri icime dusen huzursuzlugu anlamaya calisirdim ya hep; artik sadece "ben aksamlari huzursuz olurum" diyorum... ya da on dakika once okudugum birseyi unutsam yine kendime soylenmek yerine; "fil gibiyim 10 sene onceki herseyi hatirlarim, iki dakika oncesini unuturum" diyip geciyorum... ya da bes seneden sonra; Tuna gelince eve her aksam "bin tane omrum olsa, yine seni bulurdum" diye icimden geciriyorum.... mutluyum... 28. yasimi cocuklugumun hayallerine birakiyor, 29'la kucaklasiyorum... opuyorum yanaklarindan, hosgeldin ben de artik seni bekliyordum diyorum... cocukluguma, cocuklugumun tum hayallerine, yapmak istediklerime, yapabildiklerime, ve hicbirsekide beceremediklerime hoscakal diyor, kendime yeni, soyle temizinden bir sayfa aciyorum.... kalemlerim biraz asindi sanki, oyle fosforlu filan da degiller, ucundan pembe puskuller de sarkmiyor hayallerimin, ama sanki ben artik daha iyi yazmayi beceriyorum.. 28'e kadar ne hayaller kurarak yasamistim, bundan boyle hayallerin arasina lavantalar koyup dolaplara kaldiriyor, kendi hayatimin tadini cikartmaya basliyorum... icimden bir ses boylesi daha guzel olacak diyor ...

her ne ise beni bekleyen artik... ben de onu dort gozle bekliyorum...
























Thursday, February 15, 2007

Sevgililer Gunu Delirmesi


Basimda kavak yelleri estigi donemlerde eminim boyle dusunmezdim, ama su aralar bu sevgililer gunu yutturmacasina sinirlerim bozuluyor. Dun yine nadiren disarida oldugum bir gune denk geldi bu meret gun, ve gozlerime inanamadim. Oncelikle tum cicekciler, "Sayin Musteriler! Biz sizin enayi oldugunuzu dusunuyoruz, o yuzden yapraklari dusmek uzere ve yarin solmaya garantili 7 tane gule ve beraberinde bir ton yesil yapraga 80 pound istiyoruz, ama ne yapalim bugun sevgililer gunu, mecburen alacaksiniz, o yuzden idare ediverin artik." diye tabela assalar ve tum satislarini bu tabela altinda yapsalar bence cok daha samimi bir goruntu cizerlerdi. Ustelik bu gullerin kendilerini akilli sanan bir takim tuccarlar tarafindan dunyanin bir ucundan birsuru benzin yakip zavalli dunyamizi daha da kirleterek buraya kadar getirtildigini ve 80 poundun belki de bir baska ailenin bir haftalik gecim parasi oldugunu da dusununce bu buketleri satin alan her kisiyi oracikta insanlik sucundan yakalayip polise teslim edesim geldi. Bu ne sacmalik, bu ne mantiksizliktir diye delirirken birden Tuna'yi dusundum... yapabilir miydi? bu tuzaga dusebilir myidi?? Cok gecmeden benim akilli kocam paket kagidina sarilmis 5 tane kirmizi laleyle koseden gorundu. Ona bile bozulmadim diyemem, sonucta bu laleler belki guller kadar populer olmayabilirdi, ama bugun tuttugunu opmeye kararli bu cicekciler bunlari bile iki kati fiyatina satmis olabilirlerdi...Yine de kadin tarafim agir basti ve guzelim laleleri cok sevdim :)



Derdim para pul degil arkadaslar, hatta hic oyle sosyalist bir tarafim da yoktur bilen bilir... Bir insanin 80 pound harcayasi vardir, gider ister gul alir, ister diken, bana ne.... Ama neden bugun, ben isin bu kisminda takiliyorum. Yarin al, hatta o 80 pounda bir hafta boyunca hergun karina gul al... dusundugun gunu kurtarmak degil de, sevdigin kadinsa, onun da daha cok hosuna gider zaten boylesi. Ama neden bu sacma sapan gun? Eve gelince "hani benim gulum??" diye paylanacagindan korktugu icin mi yapar bu hatayi bu erkek milleti? Eh kardesim, sen tum sene kadina kole muamelesi yap, sonra 14 Subat'ta 80 pounda kendini affettirmeye calis!! Olacak sey mi? Tum sene efendi uslu durup azicik anlayisli olsan, bir sefer de camasirlari makineye sen atsan, ne bileyim, cocuk aglarken arkani donup horlamaya baslamasan, kimse senden kalkip gul beklemez, "benim kocam zaten bitanedir" der, o 80 pound da cebine kalir, alir karini yemege gidersiniz... Ayrica bir buket gul aldiktan sonra kadina daha fazla kole muamelesi yapmaya hakki oldugunu dusunen erkekler de taniyorum ben, ki "gul bile aldik yaranamadik" seklinde bir yuzsuz aciklamalari da vardir. Brrr....Kanimi dondurur boyleleri... Bu konuda sucladigim tek mercii, kadin milletinin bir gul bir pirlanta yuzuge tavlanacagini toplumun kafasina kaziyan tuketim sektorunden baska birsey degildir bence.



Ama butceleri ayri olan sevgililer icin bu 14 Subat geyigi biraz farkli olabilir, bunu da anliyorum kesinlikle. Belki de kadin, o noktada kendine verilen deger icin bir olcum aracina ihtiyac duymaktadir, ve bu 80 pound bu acidan etkileyici bir sonuc olabilir. Soranlara "Ayy goruyo musuun tuttu bana 80 pounda/80 milyona/ 80 dolara artik neyse.. gul aldii, ne sekkeeeerrrr" diyebilir. Saygiyla karsilamak, ama mumkunse bu kisiyle azicik akillanana kadar muhatap olmamak gerekir. Zira evlenip bucaklanip o 80 poundun / 80 milyonun firsat maliyetini degerlendirip baska islere yarayabilecegi aklina gelince zaten bu insan kendiliginden dunya yuzune inecektir.



Kisaca oyle ya da boyle, birilerini seven, sevmek isteyen, sevdigini gostermeye calisan, gosteremese de elinden geleni yapan, yapamasa da "ne yapalim ben boyleyim" diyen herkesin her gunu sevgililer gunu olsun, boyle toplumsal dolduruslar da kanunen en yakin zamanda yasaklansin dileklerimle bu delirmeyi de boylece atlatmak istiyorum. Onun yerine "erkeklerin camasir yikama gunu" olsun mesela... ya da " Kadinlarin arabayi tamire goturme gunu"... Nasil fikir ama?

Wednesday, January 31, 2007

Evofis - Bolum II


Iki ay oldu evden calismaya baslayali...pekcok sey ogrendim bu sayede ve gunun birinde tekrar ofis ortamina donersem, bir daha hic trafikten, yorgunluktan, kendime vakit ayiramamaktan sikayet etmeyeyeim ve bu kabusu hic hic unutmayayim diye kendime notlar:


- Dort gun araliksiz evden cikmadigim bir donemde zamanimin, hayatimin kontrolunu oyle kaybetmistim ki, ayni kiyafetleri hic cikarmadigim, dusa girmek icin bile bir sebep aradigim oldu...bir gun nihayet kendimi silkeledim ve dort rekor gunden sonra gidip bir dus aldim, guzelce giyindim suslendim, kendime geldim...yemek, icmek gibi, giyinip kusanmak gibi, dus gibi en temel aktivitelerin bile hizla akip giden hayatlarimizda onceden programlanmis bir yeri ve zamani varmis boylelikle anlamis oldum... (Tuna'ya sabri ve anlayisi icin buradan tesekkurlerimi gonderiyorum :))


-bir aksam, tesaduf eseri cop atmak icin kapiyi actigimda bir de ne goreyim?? Memlekete kis gelmis... aksamlari Tuna eve geldiginde yanaklari buz gibi olurdu yavrucagin, bundan suphelenmeliydim belki, ama ne bileyim, ben yunlu hirkalarimin, pofuduk terliklerimin icinde pek ihtimal vermemisim iste. Demek insan evden cikmadikca, gunleri haftalari mevsimleri bile haberi olmadan kasla goz arasinda kacirabilirmis, ve koskoca iki ayi iki gun gibi yasayabilirmis, bu sayede ogrendim...


- Zamani kisitli olmayinca insanin, nasilsa yaparim diyerek erteledigi seyler cig gibi buyur ve nihayetinde ustune cokermis... normal sartlarda tren yolculuklari sirasinda okunmasi planlanan kitaplar kosede okunmayi bekler, "nasilsa evdeyim, yikarim" dedigim sepetler dolusu camasir dolaplardan tasar, guzelce duzenlenmesi beklenen dolaplar hep yarinki yapilacaklar listesinde itinayla yerini alirmis..ve yarin hep yarin olarak kalirmis... maalesef insan elinde zamani ne kadar azsa o kadar iyi organize yasarmis ve her gunu "bugun cok yoruldum ama ne cok is yaptim!" seklinde bitirebilme huzurunun yerini hicbirsey dolduramazmis...


- Insan ne kadar insan yuzu gorurse hayata o kadar cok baglanirmis... Sen evdeyken ve baskalari isteyken maalesef yapacak cok seyin de olsa hayat durdugu yerde kalakalirmis... Pencerenin onunde can cekiserek olen tilkiden, ruzgarin devirdigi bahce citinden ve kulakliklari ile muzik dinleyip hoplaya ziplaya mektup dagitan postacidan baska gun boyu pencerendeki goruntu hep ayni ise, maalesef hayatta cok da fazla dort gozle bekledigin birsey olmazmis... Ne film afisleri, ne yeni sezonun trendleri, ne gecen gun trende gelirken basina gelmesi muhtemel ilginc olay... evden cikmadigin surece anlatacak, konusacak hicbirseyin de olmaz, eski halinden farkli bir insan olmana ramak kalirmis.


- Sonra...gunler sonra... hasbelkader evinden disari adim atmaya gorsun insan.... birden kendini sudan cikmis balik gibi hisseder, ne yone gidecegini sasirirmis... O ezbere bildigin yollar unutulur, hangi saatte ne tren vardi karistirilir, yanlislikla bir de kalabalik bir insan grubu icine dusulse hele, gozune fener tutulmus tavsan yavrusu gibi oldugu yerde kalakalinirmis...


- "Senin yerinde olmak icin neler verirdim" diyen arkadaslara ve basta kocaya "sen gel de bir hafta evden cikmadan gecir bakalim" diye laf anlatilmaya calisilir, yine de "ben bir yerde yanlis mi yapiyorum acaba" diye dusuncelere dalinirmis...


- Son olarak, bakacak bir cocugun yoksa ve kendi isinin patronu degilsen evden calismak fikri calisma hayatinin en izole en asosyal kararlarindan biriymis, ama degistirmek senin elinde degilse zaten, cok da fazla secme sansin kalmazmis.


iste kisaca hayat evdeyken boyle....hala heves eden varsa hemen asagidaki fotografa iyice bakmalarini tavsiye edecegim nitekim su anda icinde bulundugum durumu en iyi bu ifade ediyor......bakin ciddiyim... kaciiin kurtarin kendinizi...gidin ofislerinize biligsiayarlarinizin baslarina.... sarilin o en nefret ettiginiz ofis arkadaslariniza.... kahve yapin kendinize evdeki kahvenizden on kat daha az kaliteli de olsa, keyifle icin sonra forward edilmis komik bile olmayan emaillerinizi gizlice okuya okuya.... insan icindesiniz ya...dunya icinde sizi dinleyen, sizi goren, "ustundekini nerden aldin guzelmis!!" diyen, ya da en kotusunden arkanizdan dedikodunuzu yapan biri bile olsa; varliginizin farkinda olan baskaca insanlar var ya... sizden mutlusu yok bu dunyada.... heey kime diyorummm... duymayacagim bir daha tek bir sikayetinizi... calisin bakayim uslu uslu.... hah soyle...grrrrrrrrrrr :)

Wednesday, December 20, 2006

Sana


Annemin hamileligini hic hatirlamiyorum... sanki bir 20 Aralik gunu, durup dururken hamile oldugu aklina geldi de apar topar kalkip doguma gitti.. giderken bize ne dedi, nereye gittigini soyledi, bu da yok hafizamda. Gunumuzun "cocuklari yeni kardese hazirlamak" cabasi o zamanlarda moda degildi belki.. o zamanlar dogum da sanirim buyuk bir olay degildi. "Ben hastanedeyken evdekiler yesin" diye sarma sararken gelen dogum sancisini herhangi bir karin agrisiymis gibi gecistirmeye calisan annem belki de bir donemin son annelerindendi.. Mert ise son bebeklerinden.

Calan telefonu babaannem acti. Ben o zamanlar 6 yasinda uzerimden cikarmadigim renkli firfirli etegimle ortalikta donup duran bir kizdim. En sevdigim seyler, firfirli etekler, limonlu Tic Tac ve 1 yas kucugum Murat'la bu Tic Tac'lar ugruna yaptigimiz sonsuz kavgalardi. O gun babannem telefonu kapatip "erkek kardesiniz olmus cocuklar" dediginde nedense bir aglama istegine kapildim. Bir kardesimiz olmustu orasi kesindi, ama neden kiz degildi? Neden onun da firfirli etegi yoktu? Yoksa bu Murat'in aynisindan bir tane daha mi olacakti? Ben var gucumle aglarken Murat karsima gecmis Nanniik yapiyor, zavalli Elmas Hanim ise bir yandan onu susturup bir yandan beni sakinlestirmeye calisiyordu. Telefonun basinda oturdugu yerden beni kucagina alarak, "Uzulme kuzum" dedi. "Bak kiymetli olacaksin..tek kizlar kiymetli olur. Iki oglanin bir ablasi olacaksin. Kimse almayacak oyuncaklarini, bebeklerini, firfirli eteklerini ." Bunlari soylerken, bir yandan da agliyordu canimin ici. Anladim... yeni kardesin oglan olduguna tek sevinen Murat degildi. "Kimse beni sevmiyor" diye dusundum bir an. "Ama olsun, ben kiymetli olacagim... ve de kimse etegimi almayacak." Odanin ortasinda firfirli etegimle donmeye kaldigim yerden devam ettim. Allahim ne de guzeldi etegim..firfirliydi....renkliydi...ve benden baska kimsenin degildi...

Saatler sonra annem kapidan yeni kardes Mert ile girdi. Mert, kara bir bebek, ufacik, el kadar. Bir battaniyeye sarilmis, daha gozleri bile acilmamis, yavru bir kus gibi titriyordu. Icim isindi birden onu gorunce, birseyler tamamiyle degisti... O andan itibaren 6 yasinda firfirli etekli, evin icinde deli gibi donup duran kucuk kiz gitti, yasi olmayan, hissettiklerini tam olarak anlayamayan bir abla geldi oturdu yerime. Sevmek Merti, bu kadar dogal bu kadar kendiligindendi... hicbir caba olmadan, hic dusunmeden, tanimaya calismadan, kapidan girmesiyle baslayip hayat boyu kalacak simsicak, yogun bir histi... Yine de ona olan hastalik derecesinde ilgim ve sevgim o anda mi bu hale geldi, yoksa bu seviyeye ulasmak biraz vakit mi aldi emin degilim.... Bir sure sonra geceler Mert'in aglamasiyla dolup tasmaya, her gelen Mert'i sormaya basladi... Bir kis gunu kadar sert bir bebekti Mert, agladi mi katila katila, morara morara aglar, istemedigi hicbirseyi yapmaz, kendini sevdirmek icin ortalikta dolasmazdi. Etinden et kopariyorlarmis gibi agladigi gecelerde, uykumdan uyanir, nefessiz kalacak korkusuyla ben de nefesimi tutar susmasini beklerdim.. Boyle uykusuz bir sabahta okula gidip ogretmenime "Mert aglamaktan nefessiz kaliyor ne yapayim?" diye dert yanmistim...ogretmendi..bilirdi..bir yol gostermeliydi... Ayagimda sallayip, banyosunu yaptirdigim gunlerden sonra yavas yavas anladim ki bir insani bundan daha cok sevmeyecektim...

Zaman gecti, Mert kivircik sacli guler yuzlu bir cocuk oldu. En sevdigi oyuncagi evin utusuydu... Uc kardesin en kucugu olarak, hep ikinci el giyindi, ikinci el oynadi... Gun boyu plastik tekerlegini direksyon yapar, babannemle hayali yolculuklara cikarlardi.. Yolculuklarinda verdikleri molalarda halinin ustunde bilye oynar, yari hile yari hurdayla tum oyunlari kazanirdi.. Muratla dusmanliktan kankaliga dondugumuz yillarda, kapinin arkasina sandalye koyup gizli konusmalarimiza Merti almadigimizda inatla, kapnininin onunde "ablaa ablaaa" diye fisildayip, onu da iceri almamizi bekler, daha olmadi oracikta anneme "ders calismiyorlar, benden gizli konusuyorlar beni de alsinlar "diye yalvarirdi. Kardesler olarak en favori gunumuz, hep Cuma aksamlariydi... annemin "hadi gidin, 100 gr. findik, 100 gr. fistik, 200 gr. leblebi" talimatiyla biz cocuklar evden firlayip bir kesekagidi dolusu kuruyemisle geri doner, televizyonun karsisinda annemizin dizi dibinde toplanip Bir Baska Gece icin yerlerimizi alirdik. O zamanlardan sonra bir avuc kuruyemis, aramiza ne kadar mesafe girerse girsin, biz uc kardes icin birzamanlar paylasilmis bir huzurun gizli sembolu oldu, ne zaman "kuruyemis alalim mi?" dese birimiz hepimizin gozleri doldu.

Mert tam bugun 22 yasinda kocaman bir adam artik.. Oyle guzel, oyle dolu dolu bir adam ki, bazen bir kis gunu kadar keskin ve net bazen ise akla hayala sigmayacak kadar hassas ve derin. Hepimizin akilvereni, sakinlestireni, anlayani, anlatani, basimizin taci.. Muratla beni genetik atik gibi hissettirircesine uzun boylusu, akillisi, sakini, caliskani, yakisiklisi... Daha ilkokul ogrencisiyken bile kimin hangi gun ne sinavi var, kac alirsa ortalamasi kac gelir bilirdi, bugun bile "abla artik kariyerini dusun" diyeni, abisinin son girdigi sinavlardaki netlerini bileni, anne-babasinin tum hesaplarindan haberdar olani...Ailenin hep en son ve en dogru karar vereni, cok dusunup az konusani..Doldurusa gelmeyenmi, ailenin tum uyelerinin aksine bir lafi kirk gun boyunca soylemeyeni...ama abisiyle bir araya gelmeye gorsun devamli kikir kikir guleni :)

Kivircik sacli, pitir pitir arkamda dolastigin halin artk cok uzaksa da, arada bir hala gozumun onune geliyor o gunlerin.. elini elimin ustune koysan yanlislikla, kacirip gitme diye kimildamadan durur, oylece uzaktan severdim seni... simdi uzaktan sevdigim gibi.. Bir insanin hayatinda kendisi icin isteyebilecegi butun guzelliklerin on katini, yuz katini, bin katini istedigim, basina gelebilecek her turlu aksiligin bana gelmesini diledigim, canimin ici, sag kolum, guzel ablam... Iyi ki dogdun... iyi ki benim kardesimsin... seni ne cok sevdigimi ancak sen anlayabilirsin. Tum guzel dileklerim, dualarim seninle benim kucuk yavrusum.. Iyi ki dogdun...


Friday, December 15, 2006

evofis

Evim, ofis oldu benim...ofisimin de artik kapisi kilitli, gelen gideni yok... iki haftaya kalmaz baska birinin ofisi olur, kapisi acilir, icinde yine sesler, soluklar olur, o yuzden uzulmuyorum. Ne gunler, ne aksamlar, ne haril haril calismalar, ne kavgalar, ne gulusmeler, ne anlamsiz, ne anlamli konusmalardan sonra evimdeyim, guvendeyim. Gerci calisma masamiz tunanin istedigi kadar derli toplu degil artik, ama olsun...kahve fincanlarim, el kremim, onlarca kalemim, zimbam, ajandam ve dosyalarim ile artik 9.30 - 5.00 arasi evofisimdeyim, calisiyorum... oyle ki; artik sabahlari panik icinde uyanmiyorum , gozumu acar acmaz ilk gordugum sey saat olmuyor...nasilsa trenler bensiz ayriliyor bizim istasyondan, artik acele edecek birsey yok... bazen uyanir uyanmaz yatagi ortup guzelce giyiniyor, canim istemezse tum gun pijamanin icinden cikmiyorum.. kahvaltilarda daha once hicbirzaman bitiremedigim bir fincan cayin artik dibini goruoyr, hatta sonra inip asagiya bir de saglam kahve yapiyorum, ama hazir olanlarindan degil, kahve makinasinda usul usul fokurdaya fokurdaya yavasca pisenlerden... eglence olsun diye kahvenin icine bazen portakal rendeliyorum, bazen de tarcin atiyorum.. gazeteleri okumak artik ogleden sonrayi bulmuyor, en cok da buna seviniyorum... annemi ariyorum istedigim saatte, "eee, daha daha ne var ne yok" diye lafi uzatiyorum hic cekinmeden eskidenin aksine...kimse ne muzigime ne sessizligime karisiyor.. oglenleri ayaklarimi uzatip uc bes sayfa kitap okuyor, yollarda surunerek harcayacagim zamanlarda biber dolmasi yapiyorum... yine de cok da oyle mutfak insanlarindan olmadigimdan belki, hala mutfakta 15 dakikadan uzun kalamiyorum... simdilik mutluyum, garip bir enerji patlamasi yasiyor her dakika ugrasacak birseyler buluyorum... iki ay sonra insan yuzu gormeye hasret kaldigimda, sabah trene kosturan makyajli bakimli guzel giyimli kadinlari gorup aglamaya basladigimda, en azindan evde bir insan sesi olmasi icin anlamsiz geyik radyolari acar oldugumda, postacimizin ve gazete dagitan cocuklarin adini ogrendigimde bana ne olacak bilmiyorum...simdilik sadece kendimle gecirdigim zamanin tadini cikariyorum...bakalim anlasabilecek miyiz, merak ediyorum...

Sunday, November 12, 2006

Basliyorum!

bundan aylar once, bu blogu daha acmamisken dertlenir dururdum..aklimdan ne cok sey gecerdi ve fakat bunlari yazacak, sabitleyecek hicbir yerim yoktu... her gordugum seyden bir hikaye cikarirdim, aklima durup dururken sahane satirlar duser, tren yolculuklari boyunca camimdan akip giden agaclara, cimenlere, bakimsiz bahcelere baka baka, bu satirlari dusunurdum. Kendi kendime derdim ki; "iste bak! yazacak bir yer olmadigi icin bu guzelim kelimeler unutulup gidiyor." Sonra kendime cok guzel islemeli bir defter, bir de kucuk kursunkalem aldim. Hatta hatirliyorum, deftere verdigim 12 pound icime oturmustu da, "Canim nasilsa bu defteri guzel bir amac icin aldim.. Bundan boyle hicbir kelimeyi aklimdan ucurmayacagim" diyerek kendimi teselli etmistim.. Haftalar gecti, ne var ki deftere yazdiklarim; alisveris listelerinden, oradan buradan duyup da unutmayayim diye not aldigim kitap, album, restaurant isimlerinden, ve daha bilimum iceriksiz ciziktirikten oteye gecemedi. Kendimi herseferinde daha onceki guzel kelimelerimin , cumlelerimin nerelere kactigini dusunurken buldum. Sonra sucu teknolojiye atmak kolayima geldi... Dedim ki ben klavye cocuguyum. ne anlarim oyle kalem kagit oturup haril haril yazmaktan. Bu sirada, canimin ici bir arkadasim, bana blog acmami onerdi...Uc bes zaman dusundukten sonra bu son derece heyecanli fikri uygulamaya koyuldum. Aman da aman, ne anlamlar yukledim bloguma, neler de neler yazacaktim.. hatta yukaridaki "cok dusundum, artik yazma vakti" mottosu bu trenlerdeki dusunmelerime referansti. Gel gor ki, uc bes gercekten dusunerek hissederek yazdigim yazidan sonra, bu blog olayi da bir "Muge'nin maceralari" boyutu kazandi ki bu durumdan son derece sikayetciyim. oysa; ben bu blogu icimdekileri disari cikartacak bir kanal olarak actim ama sanki zamanla icimdeki hersey ucup gitti. gariptir ki; o istasyonlarda beklerken aklima gelen ve dahiane oldugunu dusundugum metaforlar ve onlarin uzerine kurulacak hikayelerimden de geride hicbirsey kalmadi. Son zamanlarda gunum gecem buna hayiflanmakla geciyor, ama hayiftan da oteye gecemiyorum. Anliyorum ki, benim sahne korkum var. Dusunduklerimi sadece ben bileyim istiyorum... beni taniyan uc bes kisinin okumasi bile, tum uzerinde yazilasi, dusunulesi fikirlerimi cil yavrulari gibi geldigi yerlere dagitiyor... ote yandan guzel yazan guzel cizen herkesi deli gibi kiskaniyorum. Zaten sanirim hayatta kimsenin ne guzelligini, ne parasini pulunu ne de kariyerini kiskanmisimdir, guzel yazan bir insanin satirlarini kiskandigim kadar.. Yazmaya cok yetenekli bir insan olmadan, ciddi anlamda yazmak istemek ve ayni zamanda da kendi kelimelerinden korkmak nereye goturecek beni bilemiyorum ama en azindan su anda durum tespiti acisindan dogru noktada oldugumu dusunuyorum.

Kisaca: hayatta herseyde idare edecek kadar iyiydim, ancak hicbirseyde cok iyi olamadim, bari birtek yapmayi sevdigim birseyde iyi olayim istiyorum. Oyleyse; ben su andan itibaren dusunmeye ve dusunduklerimi de "nasilim, yazabiliyor muyum?!?" ya da "acaba okuyan ne dusunur" kaygisi tasimadan yazmaya basliyorum.. aklimdan kacirdigim guzel kelimeler, butun o kucuk hikayeler gelip beni biryerlerde bulsun umuduyla..

Monday, November 06, 2006

Vizesiz Seyahat Özgürlüğünden Manzaralar




Bir cuma öğleden sonrası işlerimizden apar topar kaçtık ve en yakındaki Paris trenine atladık


3 saat sonra bu Otele ulaştık


Odamız küçücük ama çok şirindi, ben keyfini çıkarırken....

Tuna hemen ön araştırmalara koyuldu.

Tipik Fransız kahvaltılarından önce....
Guardian ve Milliyet satan bir gazeteci bulduk ve
ardından kruvasan ve kahve boyutunda memleket meselelerini çözmeye koyulduk..

Yiyip içmediğimiz zamanlarda da elbette gezdik tozduk... Luxembourg Bahçeleri öyle güzeldi ki bir an orada dikili heykellerden biri olmanın hayalini kurduk.

Ya da Sacra Coeur'da güneş ya doğsa ya batsa ama ortalık hep bu renk olsa diye umduk.

Nedense sonbaharda daha bir güzel göründü gözümüze Paris!

Sakindi sessizdi huzurluydu ondandır belki.

Marquez bile sevdi sanki St. German des Pres'de içtiğimiz Cafe Creamleri...
Onun bile daha az acıklıydı oralarda sanki dili.

Ne var ki dönme vakti iki gün içinde gelip buldu bizi...

Yol herzamanki gibi yorucuydu.
Trende artik ne harcanan paralar, ne yorgunluktan sızlayan ayaklar konuşuldu.
Bol bol uyundu uyundu uyundu...

Wednesday, October 25, 2006

Son Bir Ay

Yine ne cok olmus yazmayali... iste son bir ayin ozeti.. sonra yine ciddi ciddi yazmaya devam edecegim, hayranlarima duyrulur, hahahaa...
  • Gittik, gezdik, yedik, ictik, optuk, koklastik, geldik... Bu sefer Tuna'ya is bile aradik hatta, ama bulamadik. Kariyer.net'teki arastirmalarimizda ortaya cikti ki, benim muhendislik 3. sinifta okuyan comez kardesime bile is var, Tunaya is yok gozunu sevdigim memleketimde... Ne istir anlamadim! Sinirimi tabii ki iki yeni ayakkabidan cikardim. Ama indirim bitmis maalesef, sinir cikaracak baska sey bulamadim :(
  • TEPE HOME denilen akillara ziyan bir mekan varmis yurdumda...toplayip tum dukkani almak istiyor insan... yok yok, donmeyelim biz turkiyeye harbiden masrafli olacak ev kurmak...
  • (Alim, sen burayi okuma!) Turkiye'de doktora gitmek ne kolay... oduyorsun parayi saatlerce orana burana bakiyorlar, sorularini cevapliyorlar... ustelik bekleme odasindaki plazma televizyon, deri koltuklar, sicak cay ve pogacalar da cabasi. Tanri buralarda cektigimiz NHS sefilliginin bedelini bize boyle oduyor olmali.
  • Ruya gibi gecen bir 15 gunun ardindan soylene soylene evimize giriyorduk ki, postada ingiliz vatanadasi oldugumuza dair bir mektup bulduk... Mutlu olduk tabii...Simdi gelsin vizesiz seyahatler! Ama Paris'e gidesimiz kalmadi artik... Isleri yok mu bu adamlarin baska, anlamiyorum ki!!
  • Bu arada, bu konuda pek yorum yapmayim diyorum ama Nobelimize cok sevindim!! Adamin bircok kitabini - Istanbul haric - severek okumus, hatta Benim Adim Kirmizi'nin Ingilizcesini bitirmistim ... Dedikleri demedikleri soyle dursun, memleketimden bir Nobel cikti ya, artik olsem de gam yemem. Ama ileride bir nobel de Elif Safak'a giderse, kim dagitiyor bu nobeli merak edecegim dogrusu!
  • Konu kitaptan acilmisken; Ankara'ya bir D&R acilmis kiii...cok randiman aldik. Cam kenari berjerlerinde kitaplara dalmak super oldu. Bircok kitap edindik. En son "Mevlananin Gizli Ogretisi" isimli kitabi okuyorum, ve cok sey ogreniyorum. Ayrica kardesim, yine D&R'da elimden birakamadigim bi baska Mesnevi hikayeleri kitabini da hediye etmisti gelmeden, o da basucu kitabim oldu, geceleri uyumadan birkac satir okuyorum, Diana Krall esliginde cok iyi geliyor. Hatta su aralar nerede Diana Krall duysam esnemeye basliyorum. Pavlov'un kulaklari cinlasin.
  • Dondukten sonra, Turkiye'de buyutulen midelerle oruc tutmak kolay olmadi... ayrica iftar saatlerinde trenlerde surunuyor olmam olaya ayri bir zorluk seviyesi getirdi. Yine de her ramazanda oldugu gibi hep ayni seyi dusundum iftarda yedigim ilk lokmadan sonra: Nur icinde yat babannem!
  • Ayrica oruc olayi, kaderin bir cilvesi olarak en sevdigim Alman arkadasimla arami aciyordu az kalsin. Kendisinin yemek teklifini "uzgunum gelemem oruc tutuyorum" seklinde reddedince ben, cevabimi "yemek zorunda degilsin, sen de biseyler icersin" seklinde aldim. Ben kazmaligin bu seviyesi karsisinda hayretler icinde kalirken, neyse ki, Hindu kocasi devreye girdi de kucuk olcekli bir kulturler catismasini kazasiz belasiz atlattik.
  • Dondugumden beri hayattan daha fazla keyif alir gibiyim, neden acaba? Eskisi gibi aglak seyler yazmak istemiyorum artik.. guzel seyler yazmak istiyorum.. ama aklima bisey gelmiyor... Bari diyorum bir cocuk dogurayim da, bana malzeme olsun.. eminim o zaman anlatacak cok sey cikar, kitap bile yazarim hatta... Gerci cocuk istemek icin biraz sacma bir sebep gibi sanki bu !!

Durumlar kisaca boyle... Ilgilenenlerin bilgisine...xxx

Thursday, September 14, 2006

Hadi Bize Baayy


Ve nihayet bize de yol gorundu.. Daha dogrusu bize bu yol bir ay oncesinden gorunmustu ama ben yine ne olur ne olmaz pimpirikliligiyle son birkac gune kadar sevinemiyordum bile gidisimize.

Mujdeler olsun herkese... koca bir yazdir ayarlayip gidemedigimiz iki haftalik Turkiye seyahatine 16 Eylul sabahi itibariyle basliyoruz kismetse. Rotamiz herzamanki gibi Alanya-Konya-Ankara arasinda degisecek. Bu rota uzerinde sevdiklerimizi gorecegiz, deli gibi yemek yiyecegiz, ve cok sevgili patronum yuzunden son haftamizin Ramazan'a denk gelmesi bile hizimizi yavaslatmayacak diye umuyorum tum kalbimle. Iste tatilimiz icin YAPILACAKLAR listesi:

1- Uzuuun kahvalti sofralarinda demlik demlik cay tuketilirken, stratejik ailevi kararlar alinacak (mertin master konusu, muratin ciddi planlari, babamin kumandalari kolay bulmaya yonelik en son bulusu, annemin dukkanin gelecegiyle ilgili dusunce ve projeleri vs..).
2- Kahvaltinin uzerine "biz bi dalip cikalim" diyerek soyle bir sahile uzanilacak. Tuna bir ton baligi kivrakliginda suzule suzule yuzup gozden kaybolurken, Muge boyunu gecmeyen yerde, suya dusmus kedi yavrusu misali cirpinacak, bes dakika sonra da cikip "amma da yuzdum canim, bu artik beni bir sene idare eder" diyerek kumlara uzanacak.. elinde kitabi, yaninda Mert'i son aylarin kritigi yapilirken kisin daha az usumek icin bol bol gunes depolayacak, mumkunse de birkac ton bronzlasacak.
3- Yeni jenerasyon kuzen, arkadas bilimum es dost bebekleri sevilecek, minciklanacak, eh hadi ama siz ne zaman yapiyorsunuz bunlardan bi tane seklindeki sorular "kolaysa gelin siz yapin gurbet ellerde" seklinde savusturulacak, daha da israr edenlere "sizin oralarda kulturune, ozune bagli terbiyeli bir cocuk yetistirmenin ne kadar zor oldugundan haberiniz var mi? sniff snifff" seklinde aglamakli bakilacak.
4- "ee, ne zaman kesin donus" diye girilen konularda, "valla biz de cok donmek istiyoruz ama buralarda Tuna'ya gore is yok" seklinde cevap verilerek suc Turkiye'deki teknoloji sektorune, is piyasasina ve hatta utanmadan devlete atilacak.
5-Ramazan'da es dost ile iftar yapilacak, daha da guzeli ramazan pidesi yenilecek. Ustune bir de tahinli pide yenilecek.. Ustune bir de kaymakli ekmek kadayifi yenilecek.. sonra mide fesadi gecirmeye ramak kala durulup soyle demli bir cay icilecek.
6- Rutin saglik kontrollerinden gecilecek, akillara takilan sorular cevap bulacak (insallah). Ayrica burada saglik sigortasi dururken Turkiye'de ozel hastanelere milyonlarca Yeni Turk Lirasi bayilmanin verdigi sucluluk duygusu "neyse canim iyi ki de geldik buradayken, simdi kim isten izin alacakti" seklinde gecistirilmeye calisilacak.
7- Hala indirimler devam ediyorsa deli gibi alisveris yapilacak, yok eger devam etmiyorsa makul mantikli olculerde para harcanip geri donuste kocadan "bu turkiye gidisleri cok maliyetli oluyor" seklinde laf isitilmeyecek. Yine de aylardir aranip bulunamayan guzel bir cift yuvarlak burunlu rahat ayakkabi Tunalinin altini ustune getirmek suretiyle bulunacak ve parasi neyse alinacak. Ayrica kocaya ben Koton, Boyner gibi Turk tekstilinin mabetlerinde saatler gecirirken ugrasacagi bir ilgi alani bulunacak.
8- Lutfen yani o kadar da kafasiz degiliz heralde... elbette Remzi'ye ve Dost'a da ugranip senelik Turkce kitap, cd takviyesi yapilacak..
8- Herkes cok cok opulecek, kucaklanacak, koklanacak, hatiralar fotograf makinelerine, akillara, fikirlere sigmayacak... nasil gecti 2 hafta, daha dun gelmistik seklindeki tipik donus replikleri soylenecek.
9-Bavullar hazirlanirken Tuna kucuk olcekli bir "agirlik sinirini gectik" panik atagi yasayacak. Sonra goturmek isteyip goturemedigimiz ivir zivirin arkasindan Muge aglamakli bakarken Tuna "hic oyle bakma sigmiyor iste" diyecek, yine de onemli bir kismini sigdirmayi basarabilecek.
10- Ayrilik saati geldiginde hic uzulmuyormus gibi, aglamak istemiyormus gibi cok mutluymus gibi yapilacak. Ancak kapidan gecip gozden kaybolur kaybolmaz "donus yolu" moduna girilecek. Dort saatlik yolculuk boyunca gozyaslari icinde uzakta olmamizin suclusu aranacak, ve elbette aranan insan yan kolktukta heyecan icinde bulutlara bakip "acaba su anda nerenin ustundeyiz" gibi anlam verilemeyen bir konuda kafa yorarken bulunacak. Bir sure surat asilacak hayat herkese zindan edilecek.
11- Sonra eve gelinecek.. evim, guzel evim denilecek..aslinda insanin en mutlu oldugu yerin dunyanin neresinde olursa olsun kendi evi oldugunun farkina varilacak ve surat asma modu yerini bir rahatlamaya birakacak. Bavullar acilacak, annenin gizlice bavula koydugu biber salcalari, receller buzdolabina koyulacak. Kazaklarin ustunde kalmis anneye veya kardese ait sac telleri bulunursa ozenle saklanacak. Fotograflara tekrar tekrar bakilacak, burun sizlatan aglama hissine yenik dusup biraz daha aglanilacak. Sonra Tuna asagidan "gel askim eastenders basladi" diyecek, komsum hosgeldin'e gelecek, aksam olacak, eve herzamanki sessizlik dusecek. Bahceye acilan kapinin yanindaki kanepenin en sevilen kosesi, calisma odasindan yukselen muzigin sesi, disaridan gelen yagmur kokusu ve tanidik bir serinlikle birden goze daha sevimli gorunurken ev, hayat bir sekilde kaldigi yerden devam edecek.

Wednesday, August 02, 2006

Rüya

Annemlerin evindeymisim. Kalabalik herzamanki gibi.. Yemekler yeniyor, herkes birseylerden bahsediyor, heryerde pür neşe. Yalniz, ortalikta bir sis var. Duman gibi ama koyu renk degil.. Sadece yogun bir sis. Benden baska kimse farkinda degil, ama ben de cok rahatsiz olmuyorum nedense bu durumdan, bu sis de nerden cikiyor diye sormuyorum.
Sonra ustume birsey almak icin odama gidiyorum. Ilk yolculugumdan beri kullandigim, babamin 'havaalaninda taniman kolay olur' diyerek aldigi boyum kadar sari valizim kosede duruyor. Bakiyorum, hemen ustunde bir cocuk yatiyor. Bir yasinda ya var, ya yok. Yuzunde tulbent gibi birsey var, uyuyor. Dusunuyorum, "Benim bir oglum vardi, ben onu burada nasil unutmusum? Daha anneme bile gostermedim onu!" Panik olmuyorum, endiselenmiyorum, sadece onu bu kadar zaman unuttugum ve kimselere gostermedigim icin kendime kiziyorum. Sonra icime bir sevgi doguyor. Su ana kadar yasamadigim, tarif edemeyecegim bir sevgi. "Demek cocuk sevgisi boyleymis..." diyor, sasiriyorum. Icim icime sigmiyor. Onu herkesin onune cikarmadan once emzirmek istiyorum. Deniyorum, deniyorum olmuyor.. Bir turlu beceremiyorum. Anliyorum ki sutum yok. Kendime kiziyorum, cocuk bu yasa gelmis, hic anne sutu icmeden mi buyuyecek... Niye sutum gelmiyor ki diye dusunuyorum. Sonra hatirliyorum, ben hic hamile olmadim ki, sutum nasil olsun? Annem gorse cok kizar, cok soylenir diye dertleniyorum. Bu cocugun anne sutu icmesi lazim! Bir daha deniyorum, bir daha.. sut yok.. Ben cabalarken kucagimdaki oglum masum masum yuzume bakiyor. Kiyamiyorum, caresizlik icinde agliyorum.
Uyandim, caresizligim aklima geldikce hala gizli gizli agliyorum... Babaannem olsa, anlatsam, dinlese... Sana bir kismet var dese... Yalan da olsa inanip rahatlasam. Olmuyor, aklimdan cikmiyor. Bir daha ruya gormek istemiyorum.

Wednesday, July 12, 2006

Hikaye bunlar...

Bir Turk, bir Ingiliz, bir Alman, bir Ispanyol, bir Venezuellali ve iki Hintli bir aksam yemege gitmisler. Alman olan evlenmeden once, sehirdeki kizarkadaslarina bir yemek veriyormus. Kimseciklerin birbirini tanimadigi, ama formalite icabi katilinan o anlamsiz yemeklerden biriymis. Gece boyu defalarca sessizlik olmus, herkes devamli saatine bakmis ve Turk bu isten hic hoslanmamis.

Zaman ilerlemis, yemekler bitmeye yakin, Ingiliz olan Turk'e "Ailenden hala Turkiye'de yasayan var mi?" diye sormus. Turk "Bir tek ben ve kocam buradayiz" demis, ve bu dedigine kendisi de ilk kez duyuyormuscasina sasirmis. Ingiliz bu cevaba karsilik, suratinda anlam veremeyen bir ifade ve agzinin icinde geveledigi bir parca pizzayla "Oyleyse burada isiniz ne?" diye sormus. O anda bizim Turk, sanki bu daha once hic aklina gelmemiscesine, islerinin ne oldugunu her Allahin gunu dusunmemiscesine kalkip bu fikir icin Ingiliz'e tesekkur etmek, sonra kosarak evine gelip, kocasinin kolundan tutup, kirmizi arabalarina atlayarak hizla yurdunun yolunu tutmak istemis. Ne var ki, elinden gelmemis. Icinden annesini ozlemis. Raviolisinden bir catal daha alip yutmak suretiyle burnunun diregini sizlatan aglama hissini bir cirpida geldigi yere gondermis. O esnada coktan baska biriyle baska bir anlamsiz konuya dalmis olan Ingiliz'e bakmis ve bu kadar kotu kalpli oldugu icin ona küsmüş. Bir daha da gece boyunca o Ingilizin suratina bakmamis.

Bu masal da burada bitmis.

Tuesday, July 04, 2006

Depresyondayim, dönicem...


Son zamanlarda oyle cok "depresyondayim" lafi ediyorum ki, hakikaten depresyonda olan bir insan bu kelimeyi hakkini vermeden kullandigim icin benden nefret edebilir. Oyle saniyorum ki; depresyonda olmak, su aralar bulundugum ruh halinden cok daha katmerli bir vakkadir. Bir kere tutarlilik gerektirir. Oyle bir gun depresyonlu, bir gun depresyonsuz olunmaz. Ya da ne bileyim, sabah uyanip soyle guzel bir kahvalti edip, gazeteleri, bloglari tarayip, emaillerine bakip, neseli olanlara gulup, hatta bir kismina cevap yazip kendine bir kahve yaptiktan sonra mesaiye baslar gibi gunluk depresyonuna baslayamaz insan. Depresyon dedigin surekli birseydir. Geldi mi gitmemelidir. Her insan "atsam kendimi su trenin altina ne olur acaba??" diye dusunur zaman zaman.. Ama depresyondaki insan, dusunmez atar. Zeytinin dedigi gibi sinus egrisi degildir depresyondaki insanin haleti ruhiyesi.. 0 (yaziyla sifir) derecedir hislerinin açısı.. yatar gider dumduz.. hatta gercek hayatta da yatar depresif insan devamlı.. "Hadi mangala!" diyen arkadaslarina kostura kostura bir de utanmadan suslene puslene gitmez. Kazara gitti diyelim, gittiyse de patlayana kadar yiyip icmez - depresyon istahini kapatir adamin. Isyerinde baslayan depresyon olmadigi gibi isten eve gelince biten depresyon da yoktur. Buna dense dense; "bir an once is aramasi gereken insan psikozu" denir. Depresif insan cok dusunur ama dusundukleri genelde "bak goruyor musun, bu sene de tatile gidemiyoruz", "haftasonlarimiz da ne kadar yavan geciyor canim, soyle kaydadeger biseyler yapsak", "artik biraz yagmur yagsa da cimleri sulamadan kurtulsak" seviyesinden bir miktar daha agir ve mesakatlidir. Daha da trajikomigi, bir depresyon insani bloguna "aman da son gunlerde pek depresiflestim ben" diyerek, her gordugu insana "acaba ben depresyona mi giriyorum? yoksa sence coktan girdim mi??" diye sorararak kendini desifre etmez, sessiz sedasiz kabuguna cekilir, ne depresyonu yasayacaksa yasar gider. Oyle elaleme nispet yapar gibi depresyon yapilmaz.. Yapana da hos gozle bakilmaz. Olsa olsa, iyi niyetli es dost "bu kizin su aralar cani sikkin, abartiyor iste" der, kotu niyetli es dost da "dikkat cekmek istiyor zilli" diyerek konuyu kapatir.

Kisacasi, ben sanirim depresyonda degilim. Bir kavram kargasasina sebep olduysam affola.

Thursday, June 29, 2006

Gec kaldik, cabuuk !!


Bunu yazacagima Tuna'ya soz verdim. Ve iste yaziyorum...

Kadinlarin biryere gitmek icin neden erkeklerden en az 15 dakika sonra hazir olduklari konusuna bir aciklama getirmemiz lazim kadin milleti olarak. Bunu hemcinslerime bir iyilik yapip ben ustleniyorum:

Kadinlar gec hazirlanirlar, cunku:
1- Siz erkeklerin sooyle ayaklarinizi uzatip televizyon seyrettiginiz yarim saat icinde bir kadin bir makine camasir yikar, bulasik makinesini bosaltir, daha onceden cikarttiginiz ama kirliye atmaya usendiginiz kiyafetlerinizi ayirir, okunmus gazeteleri, dergileri ve gun boyunca oraya buraya atilmis ivir ziviri toplar ve tum bunlari yaparken bir yandan da size bes dakika araliklarla "tras ol askim", "dusa gir askim!" seklinde hatirlatmalarda bulunur. Siz de bu hatirlatmalara, hatirlatmanin icerigi ne olursa olsun "bi dakka canim" dersiniz ve bu bi dakikalar seyrettiginiz programin bitisine kadar surer gider.

2- Siz nihayet kicinizi kaldirip dusa girmeye karar verdiginizde kadin sizin tarafinizdan bosaltilan alana dogru ilerler. Sehpalarin uzerlerindeki bilimum tabak, bardak, cop vs. yi toparlar. Koltuklari ve yastiklari puf puf eder (o da ne demekse?). Kicinizin altinda pacavraya donmus battaniyeyi havalandirir katlar, koseye koyar. Biri bir yana digeri baska yana dagilmis sandalyeleri duzeltir, vazodaki solmus gitmis kokmaya yuz tutmus cicekleri cope bosaltir. Onlari bosaltmisken copu de bosaltir. Hazir aklina gelmisken toz alir.

3- Bu esnada siz soyle guzeel bir banyo yapmis, tras olmus ve kendinize gelmissinizdir. Siz banyodan cikarken kadin girer. Dusa girmeden once su isinadursun, lavaboyu tuvaleti ovar. Hizini alamazsa kuveti de ovup dusa girer. Sacini yikarken de bos durmaz ne giymesi gerektigini dusunur. Ciktiginda sizi bornozunuzla bilgisayarin basinda bulur.

4- Siz emaillerinize bakarken kadin sacini kurutmaya baslar. Kadin saci dediginiz de sizinkiler gibi kendiliginden kurumaz ki! Kopuktu, fircaydi birsuru alet edevat gerektirir. O esnada siz kariniza "acaba ne giysem" diye soylenmeye baslarsiniz.

5- Sac kurutma makinesinden firsat bulup anlasabilirseniz ne ala. Yok anlasamazsaniz yaklasik 5 dakika kadar bir odadan digerine bagirarak ve karinizin sac kurutma islemini yaklasik 5 dakika uzatarak bir sonuca ancak varirsiniz. Sonucta giyilecekler belirlenir. Siz donup dolasip yine ayni kot ve t-shortunuzu giyerken karinizin banyoda giymeyi dusundugu pantolona uygun bluz, bluza uygun kolye, kolyeye uygun kupe, kupeye uygun sac, saca uygun makyaj, ve tum bunlarin yaninda da tekrar pantolona uygun ayakkabi, ayakkabiya uygun corap, bluza uygun ceket, cekete uygun canta gibi dusunulmesi gereken noktalar aklina gelir. O esnada erkek odaya girer ve "Askim bi sefer de saatinde hazir ol ama yaa, her seferinde gec kaliyoruz, niye vakitlice hazirlanmiyorsun anlamiyorum ki, ne yapiyosun bu saate kadar, bak bana ne guzel iki dakikada hazirlandim, sen iki saattir hazirlanamadin, blah blah blah blah blah" seklinde soylenmeye baslar.

Ve iste kadinlar bu yuzunden, evet evet, sadece ne giyeceklerine karar verememeleri yuzunden erkeklerden 15 dakika gec hazirlanirlar. Su kadinlar da yok mu?? Valla bi alem bunlar !!

Thursday, June 15, 2006

Nar

Cok uzun zaman olmus yazmayali.. Gerci son zamanlarda birkac yazma tesebbusum olduysa da gerek ruh halimin dengesizligi, gerek ise ust duzeyde bir yogunluk sebebiyle yazamadim. Bu kadar maymun istahli olup, hevesle bu blogu acip, sonra da boyle iki ayda bir yaziyorum diye vicdan azabi cekiyor muyum? Hayir.. Keyfimin kahyasi oldugum nadir alanlardan birisi burasi, bunu da boyle stres unsuru haline cevirirsem iyice deliririm kanaatindeyim.

Stratford gezimizden bir sure sonra "ha bitti, ha bitecek" diye diye uc bucuk seneyi devirdigim isimden ayrilip kendi basimin caresine bakmayi dusunuyordum ki, o da ne?? Isler yoluna girer gibi olmasin mi? Olsun olsuuun.. Alinan yeni kararlar, uzun konusmalar, planlar, havalarda ucusan dokumanlar, cizelgeler derken gelen ilk musteri de cabasi. Pek sevindik bu duruma tabii ama islerin iyi gitmesiyle yogunluk da artti. Neredeyse aylarca evden calisan, ise baslamadan once spora giden, kahve molasinda utu yapan ben, mesai saatim bir saat uzamis olarak ofise geri dondum ve trende insanlarla burun buruna, birbirimizin nefeslerini soluya soluya ise gitmek nasilmis bir kez daha hatirladim. Ardindan bir Turkiye seyahati geldi. Daha oncesinden gunlerce ne giyecegimi dusundugum ve sonucta ne giyersem giyeyeim karsimdaki ablalarin ustune asla gelemeyecegimi anladigim bir toplantidan ve otel odasinda kah calisarak, kah Turkce programlara hasret gidererek gecen uc dort gun sonra gidip ailemi gordum. Canimin kosesi Muratim, caninin kosesi Minesi ile aileyi tanistiracakti ve asla kacirilmamasi gereken bir olaydi. Ilac gibi geldi yine bu vuslat, herzamanki gibi donerken kendi kendime cok agladim. Ve herzamanki gibi aglamiyormus gibi yaptim. Allah'tan bu sefer yanimda canimin diger kosesi Mertim de vardi Istanbul'a kadar. Yine memleket ile ilgili bircok gozlemim oldu, tum gozlemlerimi kucuk defterime yazdim. Tuna'ya artik donme zamanimizin geldigi konusunda yeni argumanlar gelistirmeye calistiysam da cok basarili olamadim. Bu arada canim Zeytinim ve Erguncuumun bir kizlari oldu. Ceyda hanim annesi gibi tez canli oldugunu daha dogarken kanitlayarak bir ay erken tesrif etti. Bu olay benim yuregimi agzima getirtmekle birlikte, Duygu dogumdan uc saat sonra, sanki hicbirsey yapmamis, catir catir dogurmamis gibi bir sukunet , bir huzur icindeydi ki doganin gucune bir kez daha hayran kaldim.

Sonra eve geri donus ve tekrar bir adaptasyon sureci. Duygusal dengesizligim su aralar tavanlarda, kendimle basa cikamiyor gibiyim artik. Oyle ki, hicbirsey umurumda degil sanki. Bazen cumlelerimin ortasinda konusmayi kesip gidip uyumak ya da oylece pencereden disari bakmak filan istiyorum. Dun aksam morali bozuk bir arkadasima moral vermeye calisiyordum telefonda.. Dusundum ki, "Yaa senin ne haddine moral vermek, sen git kendini, kafani duzelt once". Konusmanin ortasinda, belki de onlarca anlamsiz ve amacsiz cumle sonrasinda aslinda konusmalarimin hicbiryere gitmiyor oldugunu farkettim. Birak dedim, herkese bir iyilik yap, karsindaki insani da kendini de kurtar, bir sus iki dakika... Nitekim de sustum cok lafi uzatmadim kapattim.

Isyerinde de bir stres altindayim ki son gunlerde.. anlatsam kitap olur o yuzden bu konuya girmek bile istemiyorum. Zaten is icin uzulmemeye karar verdigim gunden beri daha bir rahatim, en azindan ruyalarima girmiyor.

Yaa iste boyle gunler haftalar ve hatta aylar gelip geciyor biz de yasayip gidiyoruz. Arada guzel seyler de yapmiyor degiliz hani. Guzel filmler seyrediyoruz, kitap okuyorum, Tuna World Cup'tan eksik kalmiyor..Ben de artik sanirim tekrar eski rutinime donerim yaza adaptasyon surecimi tamamlayinca. Boylelikle bu yaz da biter ve biz arkasindan yine "ne cabuk gecti, daha 2006'ya yeni girmistik" deriz.. Her sene birbirinin aynisi olarak devam eder gider.. Turkiyedeyken aldigim ve onceki gece bitirdigim ancak hic hoslanmadigim bir Elif Safak kitabindan alinti yaparak sozlerimi noktalamak istiyorum simdilik. Zaman okyanusta bir damladir, ne kadar buyuk oldugunu asla bilemezsin demis Elif ablamiz. Bunu derinlemesine dusununce ortaya cok garip fikirler cikiyor. Mesela nasil oluyor da, bir sene bir gun gibi geciyor, sonra daha da garibi hayat bir sene gibi geciyor.. Bu cumle bu tarz dusunceleri getiriyor insanin aklina, ama ne var ki bu dusunceler insani asla bir yere goturmuyor. Su aralar ben en iyisi susayim biraz dusuneyim. Ve bu cumle de Baba ve Pic'te benim acimdan dusunmeye deger bulunan tek cumle olarak kayda alinsin.

Friday, April 21, 2006

Stratford Upon Avon - Bölüm 2



Geçen bölümde girdiğim pek bi mühim konulardan çıkmam iki günümü aldı dolayısıyla ancak yazbiliyorum.

Swan's Nest isimli otelimizin odasındaki küçük okuma seansımızdan sonra hemen kendimizi dışarı attık. Hava bir güzeldi, bir güzeldi kii Tunanın şaşkın bakışları karşısında, yaz kış boynumdan çıkarmadığım sarı paşminamı çıkarmakla yetinmedim bir de üstüne kazağımı da çıkarttım ve ceket - tshort ile dolaştım..Ne var ki, o esnalarda benim biricik Mertim ameliyata girmek üzereydi dolayısıyla devamlı aklım ondaydı. Öyle ciddi bir ameliyat olmasa da, 'benim kardeşim şu anda narkoz yerken ben nasıl böyle dolaşırım' konulu deprsyonumu Mert poposunun üzerinde birkaç dikişle ameliyattan çıkıp benle konuşana kadar üzerimden atamadım.

Sonrasında vurduk kendimizi Stratford'un yollarına... Tunayla İngiltere'nin böyle küçük köy ve kasabalarının, sahil şeridi kentlerinden çok daha karakterli olup olmadığı konusunda yaptığımız tartışmada fikir birliğine varamayınca, zevkler ve renklerin tartışılmaz olduğu konusunda hemfikir olup bir tartışmayı daha böylece aynı fikirde olarak kapattık! Ardından bu mevsimin insan soyunun pıtır pıtır çoğaldığı bir mevsim olduğunu gözlemledik zira ortalıkta yetişkin insan sayısı kadar da 1 ila 3 ay arası bebekler fink atmaktaydı. Kaç aylık olduğunu kestiremediğimiz bir insan evladının kıçının üstünde hoplaya hoplaya emekleme şekli ise bizi gülmekten yerlere yıktı... Sonra bu velet tatil boyunca her köşe başında karşımıza çıkmaya devam etti, biz de her gördüğümüzde ilk kez görmüşüz gibi gülmeye devam ettik. Böylelikle lay lay lom, kuşlar çiçekler, böcekler, bebekler modunda dolaştık.


Sonra yeter bu kadar avarelik dedim ben ve kendimi koca koca SALE yazan dükkanlardan birine attım.. Tuna da peşimden geldi, ve 'sen nasıl sakin bir tatil yapmak istiyorsan ben de alişverişsiz bir tatil yapmak istiyorum, ben seni dışarıda bekliyorum' şeklinde bir uyarıda bulundu. Ben de napıyım, gezinin geri kalan kısmını sabahın 8 inde uyanarak geçirmek istemediğim için söylene söylene çıktım dükkandan.. Gerçi bu uyarı, gezinin ilerleyen zamanlarında super indirime girmiş pembe bir pamuklu ipek karışımı bluz ve gümüş kolye almama engel olamadı tabii.. Sonuçta bu alışverişi indirimden yaparak aslında çok karlı bir iş yaptığımı, Tunanın bunları indirimden aldığım için bana teşekkür etmesi gerektiğini düşünerek ve kendimi çok iyi hissederek dükkandan çıktım... Eh, tatil dediğin böyle olmalı...insana kendini iyi hissettirmeli.... Şu kadınlar da bazen çok yüzsüz olabiliyorlar canıııım...


İlk günümüzün kalanını etrafta aylak aylak dolaşıp çok güzel vakit geçirerek, akşamını da Blue Lagoon diye tiki isimli bir Güney Hindistan lokantasında gayet güzel ama yavaş bir yemek yiyerek noktaladık. Nehir kenarından usul usul otelimize dönerken ertesi gün kayık kiralamaya karar verip, odaya gidip bir güzel çay içelim diye konuştuk...Odaya girmem ve uyumam arasında yaklaşık 15 dakıka vardı o yüzden çay kısmını pek hatırlayamıyorum...





Ertesi gün tam benim istediğim gibi uzuuun ve gazetelerimizi okuya okuya bir kahvaltı yaptık.. Dışarı çıktığımızda otelin hemen yakınlarında bir kelebek parkı olduğunu gördük ve tekrar Tunanın şaşkın bakışları altında - ben ki bu gezide hiç sergi, müze, park, bahçe, hayvanat bahçesi filan gezmeyeceğiz sözüyle yola çıkmıştım ki tam tersine ilk gördüğüm lokal atraksyona atladım - 'hadi girelim ne duruyoruz' dedik... iyi ki de girdik..


Kelebeklerin arkasından arabaya atlayıp Warwick Kalesinin olduğu kasabaya doğru yola çıktık. Çok trafik vardı, ama hiç 'SIKILDIIIIM' demedim ve yol boyu çok uslu durdum.. Sonra kaleyi bulduk ama girmedik nedense, üşendik biraz.. Bunun yerine kale civarındaki bir parkta oturup etrafı seyretmek daha iyi bir fikir gibi geldi. Hava biraz kapalıydı gerçi..



Ertesi sabah otelden çıkışımızı yaptık... Tuna bir çocuk gibi şen hemen kayık kiralayan adamlara doğru koşturdu, ben de arkasından somurta somurta gittim... Kayık, su, deniz, göl, nehir bunların hepsi de pek sevmediğim mevhumlar... 'Suya düşersek ceketim kötü olur, makinemiz bozulur ben en iyisi gelmeyeyim ben bunları bekleyeyim' dediysem de dinletemedim... Atladık kayığımıza, 'Row Row Row your Boats, gently down the stream' şeklinde ilerledik.. Gerçi pek gently olmadı bizim olay çünkü kayığın bir dümeni olduğunu anlamamız 45 dakikamızı aldı.. Kayığı bir saatliiğine kiraladığımızı düşünürsek, zekamızın hızına hayran kalmamak mümkün değil... Biz dümeni keşfedene kadar Tunayla aramızdaki diyaloglar şöyleydi:

Ben: Eyvaaah çarptıık çarptııık çarptııııık
Tuna: Aşkım bi çarptık çarptık diyene kadar sağa git sola git desene göremiyorum arkamııı
Ben: Aşkım var ya, bu ördeklerin üstüne üstüne sürüyorsun, valla toplaşıp gelip saldıracaklar bize haberin olsun...
Tuna: Altı üstü ördek, yiyecek değil ya seni...
Ben: Acaba burası boyu geçiyor mudur?
Tuna: Atla bi gör istersen....

Sonra başımıza bir facia geldi ki hatırlamak bile istemiyorum... Bir köprünün altından geçerken bizim kayık köprüye çarp!!! Halbuki o zaman ben dümeni keşfedip kullanmaya da başalamıştım ama kayık kayık değil ki Titanik mübarek, nasıl zor dönüyor... neyse, kurtulduk tabii Tuna'nın üstün manevra kabiliyetiyle ama bir saatimiz bitip kıyıya döndüğümğüzde toprağı öptüm yani o derece mutluydum ayağım karada olduğu için.. Bu arada bu kadar sıkıntının arasında yukarıdaki fotografları çekmeyi ihmal etmedim tabiii.. Bu Tunanın arkasındaki köprü de o hain köprü oluyor bu arada...


Kayık sefa(!!!)mızın ardından aslında Shakespeare'in doğum yerinde olduğumuzu hatırlayıp bari gidip görelim nerede doğmuş abimiz dedik... Gittik gördük... Allah analı babalı büyütsün dedik. Nitekim de öyle olmuş sanırsam... Benim tabii yine bir yazar olasım geldi buraları görünce, dedim kapatayım kendimi şöyle doğanın içinde bir eve, yazayım da yazayım.. Tuna 'ben wirelesssız yapamam, sen en iyisi bir süre daha bizim evde yaz' deyince ben de çaresiz kabul ettim...


Shakespeare ustaya hoşçakal dedikten sonra yola çıktık, civardaki köyleri geze geze evimize geldik... Ben bu köyleri gördükçe doğada yaşama konusunu ciddi ciddi düşünmeye başladım ve emeklilik sonrası için kendimize yaşayacak bir köy düşüne düşüne yolumuza devam ettik..Sonradan bu köy Turkiyede olsa, tüm aileyi toplasak hep beraber koloni şeklinde yaşasak ... ' şeklinde planlar uzadı da uzadı... Evimize geldiğimizde öyle yorgunduk ve evde olduğumuz için öyle mutluyduk ki köyü möyü unutup 'insanın evi gibi yok' dedik ve gerçek hayatımıza geri döndük.

THE END

Tuesday, April 18, 2006

Stratford Upon Avon - Bölüm 1



Geçtiğimiz hafta bizi bir telaş aldı. Paskalya tatili yaklaşıyordu ve evde kalıp 'sinemaya mı gidelim, kitapçıya mı gidelim, çimleri mi keselim' diyip diyip hiçbirini yapmadığımız, tatil bitince de arkamıza bakıp "Ne çabuk da geçiverdi 4 gün, tam da birşeyler yapacaktık " diyip hayıflanacağımız bir haftasonundan şiddetle kaçınmak niyetindeydik. Sonuçta ne zamandır gitmek isteyip bir türlü fırsat bulamadığımız Stratford Upon Avon'a, yani nam-ı değer Shakespeare'in doğum yerine gitmekte karar kıldık. Ama bu sefer gitmeden önce çok kendimizi yormadan gezip, sakin sakin geçireceğimiz bir tatil olması konusunda ısrarlıydım. Zira benim kocamın bir geziye çıkmadan önce bölgeyle ilgili neredeyse iki guidebook hatmedip, hiçbiryeri kaçırmamak için ant içmişliği vardır... Kendisi günlük hayatımızda on dakika yürüse hayata küser, ama ne zaman biryerlere gidilir, ben şöyle yatakta döne döne uyumak, otelin kahvaltısına mümkün olduğunca geç gitmek, gazetelerimi okuya okuya saatlerce kahvaltı yapmak, sonra odaya gidip bir yarım saat daha kestirmek isterim ki, benim kocaya bir heves gelir ve o heves de biz evin kapısından girene kadar geçmez... Neyse şikayet gibi algılanmasın, bu durumdan çok memnum kalmışlığım vardır geçmişte, vay bee buraları da gördük ya demişimdir sıklıkla... yine de bu tatilin farklı bir temada olmasını istedim bu sefer nedense o da sağolsun bu ricamı (!!!) kırmadı ve böylelikle sakin sessiz ve süper dinlendiğimiz bir üç gün geçirdik. Başta 'Abla anlatsana neler yapıyorsunuz haftasonunda' diye soran Mertom ve diğer eş dost tanıdık için tatilimizden birkaç kare:

Bu karede otelimize yerleşmişiz ve yeni ortamımıza adapte süreci yaşıyoruz. Tahmin edin Tunanın okuduğu kitap nedir? Evet, doğru.... Guidebook... Peki benim okuduğum? Hemen elimi uzattiğim sağ masada durmakta olan bir İncil... Çoğu standart otel odasında bulunan, muhtemelen çekmecede ya da sehpanın üerinde duran cinsten... Neden koyarlar, ne işe yarar, bir otel odasında da okuduğu İncilden esinlenip dine dönen var mıdır bilinmez ama tek bildiğim benim memleketimde bir otel de kalkıp tek bir odasına Kur'an koysa herhalde topa tutulurdu, kıyamet kopardı, saatler geceler boyu canlı yayında bu konu tartışılır çok mühim insanlar konu hakkında fikir beyan ederler, DİNCİLER ve LAİK ler birbirine girer, memleketimin çok kıymetli birkaç yüz saati de böylelikle heba olur giderdi.... Halbuki normalde ne oldu? Ben bir otel odasında bir İncil/Kur'an/Tevrat/Tipitaka, artık ne koydularsa gördüm, açtım, okudum, ilgliendim ya da ilgilenmedim, inandım ya da inanmadım.. Konu bende başladı, bende bitti... Kime ne??
Öncelikle birileri için kutsal olan bir kitabın böyle alelade bir şekilde ortalıkta bulunmasına kesinlikle karşıyım...dinin kaşla göz arasında yapılanından, göz göre göre yapılanına kadar her türlü propagandasına da karşıyım.. Ancak karşı olduğum başka birşey daha var o da memleketimde çoğunlukla pirenin deve yapılıp sonra bu develerin başımıza açtığı dertlerden kurtulmak için sonsuza dek uğraşılıyor olması. Stratford'daki bir otel odasından da bu konuya nasıl geldik çözmek mümkün değil belki ama o odada düşündüklerim bunlardı ve sadece fotoğrafları değil, fotoğrafın çekildiği anları da paylaşmak istedim...
Arkası Yarın... Ya da öbür gün... Bilemiyorum artık, bakacağız...


Sunday, April 02, 2006

YAGMURUMU KACIRDIM

Bir onceki yaziyi yazmak icin dogru modu bekledim saatlerce. Sonra cilgin bir yagmur basladi. Yagmuru eksik olan bir memlekette olmasam bile, boylesi kuvvetli bir yagmur ancak kuvvetli dusunceler ve ilham getirebilirdi. Hemen actim bilgisayari... Her seferindeki gibi birseyler yazacagim icin heyecanlandim. Bu olayi daha guzellestirmek icin yazarken konuyla ilgili birseyler dinlemek isteyebilecegimi dusundum, aklima ilk gelen tum zamanlarin en romantik adami Bulent Ortacgil ve sarkisi "Kucuk Seyler" oldu. Mukemmel bir secimdi. Kosarak asagiya indim, hangi CDsinde oldugunu hatirlamam cok zaman almadi. Yukariya, bilgisyarin yanina ciktigimda cok sukur yagmur hala yagmaktaydi. " Iste bu iyi oldu" diyerek CDyi yerlestirdim. "Kucuk Seyler"i buldum. Sonra, "Belki de kulaklikla dinlesem daha yogunlasirim." dedim kendi kendime. Baktim, yagmur son hiziyla devam ediyor, hizla kablolar, pirizler, suruyle gereksiz ivir zivir arasindan kulakligimi buldum, bilgisayara taktim, kulagima yerlestirdim... Bir gozum hala yagmurda... Biraz yavasladi mi ne?? Yok yok, hala yeterince kuvvetli... Olmuyor, olmuyor!!! Bu sefer de cok kulagimin dibinde bu muzik. Memnuniyetsiz bir sekilde, kulakligi cikardim oflayip puflayarak.. Blogu actim, Basligi attim... Hmmm, kimbilir, bir sicak latte yapsam kendime, kahvemi icerek yazsam... Sol basimda da yagmur... Ne guzel olurdu... Hemen kosarak mutfaga indim... Sutu isik hiziyla isttim, suyu kaynattim.. Uc dakika icinde tekrar bilgisayarin basindaydim... Ama sol basimdaki kuvvetli yagmuru biraktigim yerde bulamadim... Son birkac yuz damlaya yetistigimin farkina varmam cok zaman almadi. Ben ilk uc kelimeyi yazdigimda ise o kuvvetli yagmur yerini kuvvetli bir gunese birakmis, buyuk bir keyifle isildayarak keyfimi kacirmisti.

Artik her yazim bir mesaj icermesin istiyordum bugunden itibaren.. Her yasadigimdan bir hayat dersi cikarmayayim kendi kendime diye soz vermistim... Ama bundan da bir hayat dersi cikaramayacaksam; zaten hayattan cikarilacak bir ders de kalmamis demektir sanki... Oyleyse son bir kez: Her guzel sey, bir bahar yagmuru olabilir. Kahve yapayim, en sevdigim muzigi koyayim derken, farkina varmadan tuketebilirim durup dururken, ve isin kotusu o tukenince diger guzel seylerin, kahvenin ya da muzigin de artik bir degeri kalmayabilir. O halde... Birsey zaten guzelse, daha da guzellestirmek icin ugrasmak bazen bir zaman kaybidir ve hayat bu zaman kaybi icin fazla kisadir.

Aman Allah'im... Bu kadar klisheyi ben bile kaldiramiyorum bazen...

Dereotu (Varsa)

Dun Tuna aniden, durup dururken, ortada hicbir baska benzer konu yokken onun icin hazirladigim alisveris listelerini cok sevdigini soyledi. Kafasi numerik calisan, hayatin ve hayata dair herseyin onun icin 1 ya da 0 olarak var oldugunu dusundugum, duygulardan konusmaktansa ilim irfan deryalarina dalmayi yegleyen, bana hergun onlarca kez "Seni seviyorum" ya da "Seni ozledim" diyen, dilinden "askim", "guzelim", "bebis" i eksik etmeyen, ama bunlardan baska romantik bir cumle kurmak icin onceden planlama, programlama yapan kocamdan, ve hatta baska hicbir insandan bundan daha romantik, daha duygusal, daha sevgi dolu bir cumle duyamamistim, ve buyuk bir ihtimalle de bir daha duyamayacagim. Sevincten gozlerim doldu, simdi yazarken bile doluyor. Bundan daha temiz bir sevgi ifadesini herhalde bir de cocugumdan duyabilirim diye dunusyorum. Kocam benim alisveris listelerimi seviyor! En angarya islerden biri olarak hazirlayip ona verdigim, emailledigim, mesaj attigim listelerimdeki:
  • Dereotu (varsa)
  • Kirmizi biber (Hani su buyuk, renkli olanlardan)
  • Yumusatici (Kolay utu olanlardan yoksa alma askim!)
  • Ekmek (Guzel olanlardan, hatta italyan ciabatta, yoksa kalsin!)

seklinde her bir birimin yanina ona fikir olsun diye yazdigim, hayatini kolaylastirmak istedigim notlarimin ne anlama geldigini biliyor, anliyor, takdir ediyor. Ben Dereotu (varsa) derken, yoksa gidip baska yerlerden bulmaya ugrasmasin demek istiyorum, kirmizi biber (Hani su buyuk renkli olanlardan) derken, gidip kirmizi pul biber almasin demeye calisiyorum, ekmek reyonuna geldiginde, "Yaa bu kadin hangi ekmekten bahsediyor ??" diye dusuncelere dalmasin istiyorum. Ve o her dedigimin, ne demek oldugunu anliyor, Dereotu (Varsa) yi okuduktan sonra, "Ee, yoksa zaten nasil alabilirim ki??" seklinde kafasi karismiyor. Benim birtanecim, onun hayatini kolaylastirmak icin yaptigim kucuk seyleri seviyor; ve bizi de iste bu kucuk seyler bir cift yapiyor. Bes senedir boyunca hic bu kadar kendimi evli hissetmemistim, ve bu hatira hic silinmesin diye yazmak istedim. Bundan seneler sonra, ne olur bilinmez, ikimiz de huysuz, yasli ciftlerden birine donuseceksek, ya da dunyanin iki ayri kosesinde olacakask, ya da torunlarimiza anlatacak hicbir hatirayi hatirlayamayacaksak, buraya bakip bizi kari-koca yapan bu "bence ilk" olayi okuyup bu gunlere donelim, ve senelerce yaptigim ve daha nicesini yapacagim alisveris listelerini hatirlayalim istiyorum. Gozlerim dopdolu bu adamla evli oldugum icin bir kez daha sukrediyorum.