Friday, April 21, 2006

Stratford Upon Avon - Bölüm 2



Geçen bölümde girdiğim pek bi mühim konulardan çıkmam iki günümü aldı dolayısıyla ancak yazbiliyorum.

Swan's Nest isimli otelimizin odasındaki küçük okuma seansımızdan sonra hemen kendimizi dışarı attık. Hava bir güzeldi, bir güzeldi kii Tunanın şaşkın bakışları karşısında, yaz kış boynumdan çıkarmadığım sarı paşminamı çıkarmakla yetinmedim bir de üstüne kazağımı da çıkarttım ve ceket - tshort ile dolaştım..Ne var ki, o esnalarda benim biricik Mertim ameliyata girmek üzereydi dolayısıyla devamlı aklım ondaydı. Öyle ciddi bir ameliyat olmasa da, 'benim kardeşim şu anda narkoz yerken ben nasıl böyle dolaşırım' konulu deprsyonumu Mert poposunun üzerinde birkaç dikişle ameliyattan çıkıp benle konuşana kadar üzerimden atamadım.

Sonrasında vurduk kendimizi Stratford'un yollarına... Tunayla İngiltere'nin böyle küçük köy ve kasabalarının, sahil şeridi kentlerinden çok daha karakterli olup olmadığı konusunda yaptığımız tartışmada fikir birliğine varamayınca, zevkler ve renklerin tartışılmaz olduğu konusunda hemfikir olup bir tartışmayı daha böylece aynı fikirde olarak kapattık! Ardından bu mevsimin insan soyunun pıtır pıtır çoğaldığı bir mevsim olduğunu gözlemledik zira ortalıkta yetişkin insan sayısı kadar da 1 ila 3 ay arası bebekler fink atmaktaydı. Kaç aylık olduğunu kestiremediğimiz bir insan evladının kıçının üstünde hoplaya hoplaya emekleme şekli ise bizi gülmekten yerlere yıktı... Sonra bu velet tatil boyunca her köşe başında karşımıza çıkmaya devam etti, biz de her gördüğümüzde ilk kez görmüşüz gibi gülmeye devam ettik. Böylelikle lay lay lom, kuşlar çiçekler, böcekler, bebekler modunda dolaştık.


Sonra yeter bu kadar avarelik dedim ben ve kendimi koca koca SALE yazan dükkanlardan birine attım.. Tuna da peşimden geldi, ve 'sen nasıl sakin bir tatil yapmak istiyorsan ben de alişverişsiz bir tatil yapmak istiyorum, ben seni dışarıda bekliyorum' şeklinde bir uyarıda bulundu. Ben de napıyım, gezinin geri kalan kısmını sabahın 8 inde uyanarak geçirmek istemediğim için söylene söylene çıktım dükkandan.. Gerçi bu uyarı, gezinin ilerleyen zamanlarında super indirime girmiş pembe bir pamuklu ipek karışımı bluz ve gümüş kolye almama engel olamadı tabii.. Sonuçta bu alışverişi indirimden yaparak aslında çok karlı bir iş yaptığımı, Tunanın bunları indirimden aldığım için bana teşekkür etmesi gerektiğini düşünerek ve kendimi çok iyi hissederek dükkandan çıktım... Eh, tatil dediğin böyle olmalı...insana kendini iyi hissettirmeli.... Şu kadınlar da bazen çok yüzsüz olabiliyorlar canıııım...


İlk günümüzün kalanını etrafta aylak aylak dolaşıp çok güzel vakit geçirerek, akşamını da Blue Lagoon diye tiki isimli bir Güney Hindistan lokantasında gayet güzel ama yavaş bir yemek yiyerek noktaladık. Nehir kenarından usul usul otelimize dönerken ertesi gün kayık kiralamaya karar verip, odaya gidip bir güzel çay içelim diye konuştuk...Odaya girmem ve uyumam arasında yaklaşık 15 dakıka vardı o yüzden çay kısmını pek hatırlayamıyorum...





Ertesi gün tam benim istediğim gibi uzuuun ve gazetelerimizi okuya okuya bir kahvaltı yaptık.. Dışarı çıktığımızda otelin hemen yakınlarında bir kelebek parkı olduğunu gördük ve tekrar Tunanın şaşkın bakışları altında - ben ki bu gezide hiç sergi, müze, park, bahçe, hayvanat bahçesi filan gezmeyeceğiz sözüyle yola çıkmıştım ki tam tersine ilk gördüğüm lokal atraksyona atladım - 'hadi girelim ne duruyoruz' dedik... iyi ki de girdik..


Kelebeklerin arkasından arabaya atlayıp Warwick Kalesinin olduğu kasabaya doğru yola çıktık. Çok trafik vardı, ama hiç 'SIKILDIIIIM' demedim ve yol boyu çok uslu durdum.. Sonra kaleyi bulduk ama girmedik nedense, üşendik biraz.. Bunun yerine kale civarındaki bir parkta oturup etrafı seyretmek daha iyi bir fikir gibi geldi. Hava biraz kapalıydı gerçi..



Ertesi sabah otelden çıkışımızı yaptık... Tuna bir çocuk gibi şen hemen kayık kiralayan adamlara doğru koşturdu, ben de arkasından somurta somurta gittim... Kayık, su, deniz, göl, nehir bunların hepsi de pek sevmediğim mevhumlar... 'Suya düşersek ceketim kötü olur, makinemiz bozulur ben en iyisi gelmeyeyim ben bunları bekleyeyim' dediysem de dinletemedim... Atladık kayığımıza, 'Row Row Row your Boats, gently down the stream' şeklinde ilerledik.. Gerçi pek gently olmadı bizim olay çünkü kayığın bir dümeni olduğunu anlamamız 45 dakikamızı aldı.. Kayığı bir saatliiğine kiraladığımızı düşünürsek, zekamızın hızına hayran kalmamak mümkün değil... Biz dümeni keşfedene kadar Tunayla aramızdaki diyaloglar şöyleydi:

Ben: Eyvaaah çarptıık çarptııık çarptııııık
Tuna: Aşkım bi çarptık çarptık diyene kadar sağa git sola git desene göremiyorum arkamııı
Ben: Aşkım var ya, bu ördeklerin üstüne üstüne sürüyorsun, valla toplaşıp gelip saldıracaklar bize haberin olsun...
Tuna: Altı üstü ördek, yiyecek değil ya seni...
Ben: Acaba burası boyu geçiyor mudur?
Tuna: Atla bi gör istersen....

Sonra başımıza bir facia geldi ki hatırlamak bile istemiyorum... Bir köprünün altından geçerken bizim kayık köprüye çarp!!! Halbuki o zaman ben dümeni keşfedip kullanmaya da başalamıştım ama kayık kayık değil ki Titanik mübarek, nasıl zor dönüyor... neyse, kurtulduk tabii Tuna'nın üstün manevra kabiliyetiyle ama bir saatimiz bitip kıyıya döndüğümğüzde toprağı öptüm yani o derece mutluydum ayağım karada olduğu için.. Bu arada bu kadar sıkıntının arasında yukarıdaki fotografları çekmeyi ihmal etmedim tabiii.. Bu Tunanın arkasındaki köprü de o hain köprü oluyor bu arada...


Kayık sefa(!!!)mızın ardından aslında Shakespeare'in doğum yerinde olduğumuzu hatırlayıp bari gidip görelim nerede doğmuş abimiz dedik... Gittik gördük... Allah analı babalı büyütsün dedik. Nitekim de öyle olmuş sanırsam... Benim tabii yine bir yazar olasım geldi buraları görünce, dedim kapatayım kendimi şöyle doğanın içinde bir eve, yazayım da yazayım.. Tuna 'ben wirelesssız yapamam, sen en iyisi bir süre daha bizim evde yaz' deyince ben de çaresiz kabul ettim...


Shakespeare ustaya hoşçakal dedikten sonra yola çıktık, civardaki köyleri geze geze evimize geldik... Ben bu köyleri gördükçe doğada yaşama konusunu ciddi ciddi düşünmeye başladım ve emeklilik sonrası için kendimize yaşayacak bir köy düşüne düşüne yolumuza devam ettik..Sonradan bu köy Turkiyede olsa, tüm aileyi toplasak hep beraber koloni şeklinde yaşasak ... ' şeklinde planlar uzadı da uzadı... Evimize geldiğimizde öyle yorgunduk ve evde olduğumuz için öyle mutluyduk ki köyü möyü unutup 'insanın evi gibi yok' dedik ve gerçek hayatımıza geri döndük.

THE END

Tuesday, April 18, 2006

Stratford Upon Avon - Bölüm 1



Geçtiğimiz hafta bizi bir telaş aldı. Paskalya tatili yaklaşıyordu ve evde kalıp 'sinemaya mı gidelim, kitapçıya mı gidelim, çimleri mi keselim' diyip diyip hiçbirini yapmadığımız, tatil bitince de arkamıza bakıp "Ne çabuk da geçiverdi 4 gün, tam da birşeyler yapacaktık " diyip hayıflanacağımız bir haftasonundan şiddetle kaçınmak niyetindeydik. Sonuçta ne zamandır gitmek isteyip bir türlü fırsat bulamadığımız Stratford Upon Avon'a, yani nam-ı değer Shakespeare'in doğum yerine gitmekte karar kıldık. Ama bu sefer gitmeden önce çok kendimizi yormadan gezip, sakin sakin geçireceğimiz bir tatil olması konusunda ısrarlıydım. Zira benim kocamın bir geziye çıkmadan önce bölgeyle ilgili neredeyse iki guidebook hatmedip, hiçbiryeri kaçırmamak için ant içmişliği vardır... Kendisi günlük hayatımızda on dakika yürüse hayata küser, ama ne zaman biryerlere gidilir, ben şöyle yatakta döne döne uyumak, otelin kahvaltısına mümkün olduğunca geç gitmek, gazetelerimi okuya okuya saatlerce kahvaltı yapmak, sonra odaya gidip bir yarım saat daha kestirmek isterim ki, benim kocaya bir heves gelir ve o heves de biz evin kapısından girene kadar geçmez... Neyse şikayet gibi algılanmasın, bu durumdan çok memnum kalmışlığım vardır geçmişte, vay bee buraları da gördük ya demişimdir sıklıkla... yine de bu tatilin farklı bir temada olmasını istedim bu sefer nedense o da sağolsun bu ricamı (!!!) kırmadı ve böylelikle sakin sessiz ve süper dinlendiğimiz bir üç gün geçirdik. Başta 'Abla anlatsana neler yapıyorsunuz haftasonunda' diye soran Mertom ve diğer eş dost tanıdık için tatilimizden birkaç kare:

Bu karede otelimize yerleşmişiz ve yeni ortamımıza adapte süreci yaşıyoruz. Tahmin edin Tunanın okuduğu kitap nedir? Evet, doğru.... Guidebook... Peki benim okuduğum? Hemen elimi uzattiğim sağ masada durmakta olan bir İncil... Çoğu standart otel odasında bulunan, muhtemelen çekmecede ya da sehpanın üerinde duran cinsten... Neden koyarlar, ne işe yarar, bir otel odasında da okuduğu İncilden esinlenip dine dönen var mıdır bilinmez ama tek bildiğim benim memleketimde bir otel de kalkıp tek bir odasına Kur'an koysa herhalde topa tutulurdu, kıyamet kopardı, saatler geceler boyu canlı yayında bu konu tartışılır çok mühim insanlar konu hakkında fikir beyan ederler, DİNCİLER ve LAİK ler birbirine girer, memleketimin çok kıymetli birkaç yüz saati de böylelikle heba olur giderdi.... Halbuki normalde ne oldu? Ben bir otel odasında bir İncil/Kur'an/Tevrat/Tipitaka, artık ne koydularsa gördüm, açtım, okudum, ilgliendim ya da ilgilenmedim, inandım ya da inanmadım.. Konu bende başladı, bende bitti... Kime ne??
Öncelikle birileri için kutsal olan bir kitabın böyle alelade bir şekilde ortalıkta bulunmasına kesinlikle karşıyım...dinin kaşla göz arasında yapılanından, göz göre göre yapılanına kadar her türlü propagandasına da karşıyım.. Ancak karşı olduğum başka birşey daha var o da memleketimde çoğunlukla pirenin deve yapılıp sonra bu develerin başımıza açtığı dertlerden kurtulmak için sonsuza dek uğraşılıyor olması. Stratford'daki bir otel odasından da bu konuya nasıl geldik çözmek mümkün değil belki ama o odada düşündüklerim bunlardı ve sadece fotoğrafları değil, fotoğrafın çekildiği anları da paylaşmak istedim...
Arkası Yarın... Ya da öbür gün... Bilemiyorum artık, bakacağız...


Sunday, April 02, 2006

YAGMURUMU KACIRDIM

Bir onceki yaziyi yazmak icin dogru modu bekledim saatlerce. Sonra cilgin bir yagmur basladi. Yagmuru eksik olan bir memlekette olmasam bile, boylesi kuvvetli bir yagmur ancak kuvvetli dusunceler ve ilham getirebilirdi. Hemen actim bilgisayari... Her seferindeki gibi birseyler yazacagim icin heyecanlandim. Bu olayi daha guzellestirmek icin yazarken konuyla ilgili birseyler dinlemek isteyebilecegimi dusundum, aklima ilk gelen tum zamanlarin en romantik adami Bulent Ortacgil ve sarkisi "Kucuk Seyler" oldu. Mukemmel bir secimdi. Kosarak asagiya indim, hangi CDsinde oldugunu hatirlamam cok zaman almadi. Yukariya, bilgisyarin yanina ciktigimda cok sukur yagmur hala yagmaktaydi. " Iste bu iyi oldu" diyerek CDyi yerlestirdim. "Kucuk Seyler"i buldum. Sonra, "Belki de kulaklikla dinlesem daha yogunlasirim." dedim kendi kendime. Baktim, yagmur son hiziyla devam ediyor, hizla kablolar, pirizler, suruyle gereksiz ivir zivir arasindan kulakligimi buldum, bilgisayara taktim, kulagima yerlestirdim... Bir gozum hala yagmurda... Biraz yavasladi mi ne?? Yok yok, hala yeterince kuvvetli... Olmuyor, olmuyor!!! Bu sefer de cok kulagimin dibinde bu muzik. Memnuniyetsiz bir sekilde, kulakligi cikardim oflayip puflayarak.. Blogu actim, Basligi attim... Hmmm, kimbilir, bir sicak latte yapsam kendime, kahvemi icerek yazsam... Sol basimda da yagmur... Ne guzel olurdu... Hemen kosarak mutfaga indim... Sutu isik hiziyla isttim, suyu kaynattim.. Uc dakika icinde tekrar bilgisayarin basindaydim... Ama sol basimdaki kuvvetli yagmuru biraktigim yerde bulamadim... Son birkac yuz damlaya yetistigimin farkina varmam cok zaman almadi. Ben ilk uc kelimeyi yazdigimda ise o kuvvetli yagmur yerini kuvvetli bir gunese birakmis, buyuk bir keyifle isildayarak keyfimi kacirmisti.

Artik her yazim bir mesaj icermesin istiyordum bugunden itibaren.. Her yasadigimdan bir hayat dersi cikarmayayim kendi kendime diye soz vermistim... Ama bundan da bir hayat dersi cikaramayacaksam; zaten hayattan cikarilacak bir ders de kalmamis demektir sanki... Oyleyse son bir kez: Her guzel sey, bir bahar yagmuru olabilir. Kahve yapayim, en sevdigim muzigi koyayim derken, farkina varmadan tuketebilirim durup dururken, ve isin kotusu o tukenince diger guzel seylerin, kahvenin ya da muzigin de artik bir degeri kalmayabilir. O halde... Birsey zaten guzelse, daha da guzellestirmek icin ugrasmak bazen bir zaman kaybidir ve hayat bu zaman kaybi icin fazla kisadir.

Aman Allah'im... Bu kadar klisheyi ben bile kaldiramiyorum bazen...

Dereotu (Varsa)

Dun Tuna aniden, durup dururken, ortada hicbir baska benzer konu yokken onun icin hazirladigim alisveris listelerini cok sevdigini soyledi. Kafasi numerik calisan, hayatin ve hayata dair herseyin onun icin 1 ya da 0 olarak var oldugunu dusundugum, duygulardan konusmaktansa ilim irfan deryalarina dalmayi yegleyen, bana hergun onlarca kez "Seni seviyorum" ya da "Seni ozledim" diyen, dilinden "askim", "guzelim", "bebis" i eksik etmeyen, ama bunlardan baska romantik bir cumle kurmak icin onceden planlama, programlama yapan kocamdan, ve hatta baska hicbir insandan bundan daha romantik, daha duygusal, daha sevgi dolu bir cumle duyamamistim, ve buyuk bir ihtimalle de bir daha duyamayacagim. Sevincten gozlerim doldu, simdi yazarken bile doluyor. Bundan daha temiz bir sevgi ifadesini herhalde bir de cocugumdan duyabilirim diye dunusyorum. Kocam benim alisveris listelerimi seviyor! En angarya islerden biri olarak hazirlayip ona verdigim, emailledigim, mesaj attigim listelerimdeki:
  • Dereotu (varsa)
  • Kirmizi biber (Hani su buyuk, renkli olanlardan)
  • Yumusatici (Kolay utu olanlardan yoksa alma askim!)
  • Ekmek (Guzel olanlardan, hatta italyan ciabatta, yoksa kalsin!)

seklinde her bir birimin yanina ona fikir olsun diye yazdigim, hayatini kolaylastirmak istedigim notlarimin ne anlama geldigini biliyor, anliyor, takdir ediyor. Ben Dereotu (varsa) derken, yoksa gidip baska yerlerden bulmaya ugrasmasin demek istiyorum, kirmizi biber (Hani su buyuk renkli olanlardan) derken, gidip kirmizi pul biber almasin demeye calisiyorum, ekmek reyonuna geldiginde, "Yaa bu kadin hangi ekmekten bahsediyor ??" diye dusuncelere dalmasin istiyorum. Ve o her dedigimin, ne demek oldugunu anliyor, Dereotu (Varsa) yi okuduktan sonra, "Ee, yoksa zaten nasil alabilirim ki??" seklinde kafasi karismiyor. Benim birtanecim, onun hayatini kolaylastirmak icin yaptigim kucuk seyleri seviyor; ve bizi de iste bu kucuk seyler bir cift yapiyor. Bes senedir boyunca hic bu kadar kendimi evli hissetmemistim, ve bu hatira hic silinmesin diye yazmak istedim. Bundan seneler sonra, ne olur bilinmez, ikimiz de huysuz, yasli ciftlerden birine donuseceksek, ya da dunyanin iki ayri kosesinde olacakask, ya da torunlarimiza anlatacak hicbir hatirayi hatirlayamayacaksak, buraya bakip bizi kari-koca yapan bu "bence ilk" olayi okuyup bu gunlere donelim, ve senelerce yaptigim ve daha nicesini yapacagim alisveris listelerini hatirlayalim istiyorum. Gozlerim dopdolu bu adamla evli oldugum icin bir kez daha sukrediyorum.

Wednesday, March 15, 2006

Bugun topuklu cizmelerimi giydim, istasyona yurumedim

Bugun kendim icin cok onemli birsey yaptim:

Her isgunu sabahi gorev bilinciyle evden istasyona kadar 15 dakika kadar yururum. Ayni mesafede giden otobusler de var, ama ben otobuse binmem, yururum. Yurumeyi cok sevdigimden degil, otobuse verecek param olmadigindan da degil. Bilmedigim bir sebepten, hatirlayamadigim bir gunden itibaren sabahlari kapidan cikar cikmaz yururum. Tunayla ayni treni yakalayacak olsak ve o otobuse binmek istese, beyimiz otobuse biner, yanimdan gecip giderken yuzunde muzip bi ifadeyle bana el sallar, ben yururum. Komsumla ayni anda kapidan ciksak, "Hadi birakayim seni terene" dese, ben binmek istemem, "Yok daha trene cok var" der (yalannn) yururum. Kar da yagsa, sel de bassa, gokten uc elma da dusse, ben hep yururum.

Bu sabah oysa...canim topuklu cizmelerimi giymek istedi...Dusundum, hayatta yuruyemem o kadar yolu bu topuklarin ustunde, en iyisi yine rahat botlarimi giyeyim. Yok, olmaz, canim tutturdu da tutturdu... Topuklu cizmelerimi giymek istiyor. Ben ne yaptim? Giydim cici cizmelerimi, yola koyuldum... Aylar hatta yillar sonra ilk kez otobuse binerek istasyona ulastim.. Yani bugun coook uzun bir aradan sonra ilk kez "gorevim" olan birseyi yapmadim. Bu gorevi bana kendimden baska kimse vermemisti, yapmasam dunya durmaz, kimse hayatindan olmazdi. Yine de her gun kendi disiplinimden bikmadan usanmadan gorevimi yaptim durdum... Bugun ise canim istemedi, yapmadim, ve daha da guzeli, yapmamaktan rahatsiz bile olmadim.... Sonra dusundum, bugun ben aslinda cok onemli birsey yaptim. Anlatmasi cok zor...ama ben bugun gercekten kendim icin onemli birsey yaptim.

Friday, March 03, 2006

ANLADIM


Herkesin "icimden gelen bir ses"i vardir sanirim, civardaki tek deli ben miyim yoksa??? Insanlar ne dusunur bu konuda bilemiyorum ama ben su icimden gelen sesten hic hoslanmiyorum. Cunku hic susmuyor, hep konusuyor.. beynimin icinde biryerlerde hic durmadan calisan bir asfalt delme makinasi gibi.. bazen cok yaklasiyor, sonra tekrar uzaklasiyor ama asla durmuyor.. devamli bir "DIRRRRR DIR DIR DIR DIR DIRRRR" geri vokali ile gecip gidiyor en guzel gunlerim.. dolayisiyla kendi bilincimin surekli bir eziyeti ile mucadele etmekteyim ve daha da kotusu bir sikayet merkezim bile yok bunun icin... yine de kabullenmislik isleri biraz daha kolaylastiriyor...

Bu sefer de icimden gelen bir ses, "yasgunumu cok guzel gecirecegim bu sene" diyerek yasgunumu cok guzel geciremeyecegimi soyledi durdu gunler boyunca... Kontrolun hicbir zaman bende olmadigini hatirlatti gorev bilinciyle.. Nitekim, icimden bir sesi hakli cikarircasina, cok sevdigimiz bir insanin babasinin hastaneye kaldirildiginin haberini aldik o gun.. Uc gun sonra da oldugunun... Ogrendigimde, dizlerim beni tasimadi, coktum kaldim ofisin koridorlarindan birinde... Hic gormedigim, tanimadigim bir insanin vefatina uzulmekten ote, onceki aksam "ben dayanamiyorum, gidip babami gorecegim, yasamasi icin elimden geleni yapacagim, makineye baglansin, komada yatsin, ne olrusa olsun yasasin" diyen arkadasimin yenilgisini tasiyamadim kendimce... bu kadar mi kontrolsuz bu hayat diye dusunmeye basladim.. hersey bu kadar mi kaygan... Ben babami en son ne zaman gordum diye dusundum... Yuz ifadesi nasildi... Bana nasil sarildi... en son ne dedik birbirimize.. "gule gule" mi dedi bana sarilarak, yoksa yine sakayla karisik her havaalanina varisimizdaki gibi "gitmesen olmaz mi?" seklinde mi soylendi.... ya da annemi de aglar gormenin verdigi bir ic daraltisiyla "aglama, anneni de uzuyorsun" diye mi cikisti, annemin yuzune bezgin bezgin bakarak... ben ote yandan, "baba hadi cok beklemeyin gidin" mi dedim, yoksa arkama bile bakmadan kapiya mi yetismeye calistim... en son kim el sallamayi birakti, kim bekledi digerinin gozden kaybolmasini.. neler soylendi vedalasmadan sonra yandakilere, nasil ustesinden gelindi bir ayrilmanin daha.. bu hatirayi geri getirmeye calistim beynimde butun gun, basaramadim.. Sonra hayati bu kadar bedavadan yasamamak gerektigini anladim, arkadasimin acisindan utanarak, sikilarak da olsa kendime bir ders cikardim... Benim gibi devamli endiselenen, herseyi kendine dert etmekle kalmayip yakin cevresine de ettiren, sirtinda bir kambur gibi tasa tasiyan bir insanin artik bir noktada kendine acimasi ve bir dur demesi lazim.. Bu hayat ileride olmasi muhtemel kotu seyleri dusunerek gecmiyor.. Sonra o kotu seyler yasandiginda daha once bunu zaten dert etmis olmak, olayin yukunu hafifletmiyor. Hersey ayni agirligiyla, ayni yogunluguyla ayni aciyla tekrar yasaniyor ve gunlerce, aylarca, yillarca bu acinin provasini yapmislikla kaliyor insan... Ben kendime her gun ayni eziyeti cektirmek istemiyorum bundan sonra, hergun yarinin tasasini cekerek yasamak artik zor geliyor.. Cunku tasa, dert gelmesi gereken zamanda geliyor ve bu bekleyis insani hicbirseye alistirmiyor.

Arkadasim benim tanidigim en guclu insanlardan biriydi, deprem ve kanser gibi pek cok aci basta olmak uzere daha ne dertlerin ustesinden gelmislerdi aile olarak. Ve bugun aldim haberini, kendi icinde bu acinin da ozumsemesini yapmis, nispeten iyiymis, huzunu geciremese de aciyi, inkari, isyani atlatmis.. Cok mutlu oldum onun adina ve bunu bir hayat tecrubesi olarak cebime koydum. Hayat, siz planlar yaparken basiniza gelen seydir demisti birileri, dogru da olsa degistirilemeyecek bir acizlik olmadigina karar verdim bu cumlenin. Ilk adimimi attim, babami aradim, ne annemden sikayetlerini, ne isler hakkindaki serzenislerini, ne de genel homurdanmalarini ciddiye aldim.. Hayattasin ya, gerisi umurumda degil dedim, telefonu kapattim.. O hicbirsey anlamadi, ama ben anladim...

Wednesday, February 22, 2006

Yaşgünüm Fobisi


Bir 24 Şubat günüydü... Bundan 13 sene önce.. Düsünüyorum da, ne uzun olmus. Bu beni su gerçege getiriyor; aslinda ne kadar küçük şeyler ne uzun zamanlar insanin beyninde saklı kalıp, senelerce hatırlanabiliyor. Gereksiz detaylara takilip kalmak, türlü hassasiyetlerle hayatı kendime zehir etmekte üstüme yoktur, bilenler bilir. Bu tür gereksiz hatıralardan biri işte bu da... Neyse, ben kendimi böyle kabul etmişim artık, atsan atılmaam satsan satılmam..Sadede geçelim.

Ne diyorduk. Bir 24 Şubat günü bundan tam 13 sene önce, sevinç ve heyecanla okuldan çıktım, eve doğru yürümekteydim... Herkesle selamlaşıyor, yanımdan geçen çocukların başlarını okşuyor, içimden şarkılar söylüyordum....O gün benim yaşgünümdü ya, o meşhuur 15 yaşıma basıyordum ya, tüm dünya da benimle beraber sevinçli ve heyacanlı olmalıydı tabii kii...Kuşlar çiçekler böcekler modunda, tam 15 yaşında, artık yaşımı başımı almış genç bir kiz olarak eve vardım. Anahtarımla kapıyı açtım... Annem mutfakta yine saçı başı dağıtmış hararetle ugraşıyor, bir yandan da anlamadığım birşeylere söyleniyordu...İşin kötüsü geldiğimi görmüş olmasına rağmen, 15 yaşıma girdiğimin farkında bile değildi sanki.. Ama nasıl olurdu...bu kadar büyük ve önemli bir konu nasıl unutulurdu... Birkaç dakika kapıda oyalandım...sanırım hala saf bir heyecanla annemin 'Sen misin kıızııım İyi ki doğduuuun' diyerek şöyle kocaman kucaklamasını beklemekteydim. Halbuki canım annem tüm hayallerimden habersiz bir yandan elindeki hamurla boğuşmasına devam ediyor bir yandan da menziline giren ilk insan olarak bana 'Kizim gel..gel..bak şu çekmeceden para al, git bakkala, iki kilo süt, bilmem ne kadar bilmemne....' şeklindeki direktifllerinee başlıyordu.. Kendi kendime 'Şimdi kafası karışık, hele bir kendine gelsin hatırlar' diyerek bakkalın yolunu tuttum.. Tahmin edilebileceği gibi bakkaldan dondüğümde, mutfaktaki işler bitince, hatta ilk okul yıllığım icin fotoğraf çektirmeye gitmeden önce ve geldikten sonra bile hala o gün 15 yaşıma bastıgım kimseye malum olmamıştı. Taa ki gecenin bir yarısı hayalkırıklığım tavan yapınca 'Kimse beni sevmiyor...kimse bugun benim yaşgünüm olduğunu bile hatırlamıyor' şeklinde bas bas bağırarak dünyayı evdeki herkese dar edene kadar... Sonuç: Annenin ilk şok ile kısa süreliğine girdiği ve akabinde 'al sen şu parayı dogumgünü hediyesi niyetine yarın git kendine bişeyler al kuzum, kusura bakma işte görüyorsun işim başımdan aşkındı' diyip kocaman sarilarak savuşturduğu bir vicdan azabı ve bu hatırayı senelerce beyninin içindeki küçük 'kötü hatıralar hafızası'nda saklı tutan, ve her 24 Şubat öncesi depresyondan depresyona koşan bir ben.

Bu kadar lak lakı niye ettim? Bundan sonra kimse bana bir kere daha 'Niye yaşgünlerini sevmiyorsun? ' sorusunu sormasin diye.. Sevmiyorum kardeşim yaşgünlerimi.. Çünkü hep bir hayalkırıklığı yaşamaktan korkuyorum.. Sevdiklerimden, beni hatırlamasını istediklerimden, kendimden, gelecek yeni yaştan, ve hatta belki de beklediğim her yaşın aslında gelmeme ihtimalinden doğacak ve doğması muhtemel bir hayalkırıklığı... Ustelik bir de panik oluyorum bu yaşgünlerinde, kendimi okula geç kalmış çocuklar gibi hayata geç kalmış hissediyorum...Zaten eminim ki, şu birşeyler için geç kalma hissini attığım an zihnimden mutlak huzura erişeceğim ama bu huzur önümüzdeki 24 Şubatta da buralarda olacakmış gibi görünmüyor. Yine de, izin verdim kendime o gün... Yapmak istediğim herşeyi yapıp yapmak istmediğim hiçbirşeyi yapmayacağım. İnşallah herşey yolunda giderse 'ideal bir yaşgünü' yaşayıp bu konudaki önyargılarımdan kurtulacağım. Yine de hala içten içe korkuyorum beni kimler unutacak bu yıl diye.. Yaşgünü Fobisi diye yeni bir fobi kazandırdım psikoloji dunyasına, hayırlı uğurlu olsun hepimize ...ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK ŞAK (alkış efekti)

Tuesday, February 07, 2006

Efendime soyleyeyim...


Herzamanki gibi isime gideken bugun yolda, kimbilir ne masallar anlatiyordum ki kendime, bir deyis geldi aklima:

"Efendime soyleyeyim"

Kucuktuk.. babam nadiren evde oldugu gecelerde masal anlatirdi bize... Ya da hergunku hayallerini anlatirdi da bize babam anlattigi icin masal gibi gelirdi.. Ne var ki, cumle aralarinda "Efendime soyleyeyim" derdi zaman zaman.. Kimdi bu "efendi", bizi nerelerden dinlemekteydi hep merak ettim.. Bazi gecelerin sonunda, babamin anlattiklarini bize degil de efendisine anlattigi dusuncesi tadimi kacirdi birkac kez, yine de ses etmedim.. Zamanla farkettim: Bu "efendi" iki kucuk kardesin en buyugu oldugum icin BENdim... Birden kendimi kocaman, busbuyuk, hatta efendi kadar buyuk hissettim...ta ki babam bize masal anlatmayi birakana kadar...

Belki senelerdir duymadim bu deyisi, kendim de kullanmadim hatta.. Yine de nerelerden cikip beni buldugunu anlayamadigim bu hatira burnumun diregini sizlatti sabah sabah... Kendi kendime "Iste" dedim "ben bunu ozledim.."... Simsicak, comert, mutevazi, agirbasli, cocuklara anlatilan bir masalda bile "efendiye anlatma" hissi veren sevgili anadilim. Insan vatanini ozler, anasini babasini ozler, sevdigini ozler de anadilini ozler mi? Ben ozledim...

Monday, February 06, 2006

Birzamanlar.

Yazardim bir zamanlar, sonra nedense koptum yazmaktan... Hayat oyle hizla ilerledi ki yazmak ve dusunmek icin ne huzur birakti bende, ne de kuvvet.. Simdi biraz duraksamak istiyorum.. Zamanimi tekrar kontrol edebilmek istiyorum. Ne yazabilecegim, neler kalmis eteklerimde ben de cok merak ediyorum...

yeniyim ben burada..

Hosgeldim bloguma.. Blog demesek de baska bir isim bulsak buna aslinda. Cok teknik bir soguklugu var bu kelimenin.. Oyleyse, dusunelim....